kırk sallıyor

Otuzlu yaşlarımın başında, evde yapılan bir nişan fotoğrafı çekiminde, damadın annesi evdekiler ile sohbet ederken "En çok kırklı ve ellili yaşlarımı sevdim. Yirmiler ve otuzlar ne istediğimi bilmeden ve özgüven eksikliği ile geçti." dedi. O zaman tam olarak ne demek istediğin anlamamıştım. Şimdilerde çok iyi anlıyorum :) Sanki hayatınıza dair kayıp kullanma kılavuzunu bulmak gibi birşey.

Kırklı yaşlarımın başındayım ve kırk tam bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Artık olayları kişiselleştirmeden görebiliyorum. Hayatın nasıl ilerlediğini ve neden yaşadığımızı biliyorum. Yıllardır aklımı kurcalayan soruların çoğuna cevaplar buldum. Düşünce berraklığı ve özgüven hayatımda kendini epey hissettiriyor. Anlayacağınız kırkları çok sevdim. Ve yıllar önce duyduğum o cümlenin şifresini ancak çözebildim. Ve kesinlikle o cümleye katılıyorum. Zaman geçtikçe yaş alıyorum diye bir endişem yok. Biliyorum ki hayatta ilerledikçe evriliyorum ve bir üst sürümüm beni daha mutlu ediyor. Paniğe kapılmayı gerektirecek hiçbir şey yok yani ;)

Bu süreçte öğrendiğim şeyler oldu. Bazılarını paylaşmak istiyorum. Örneğin kendim dışında kimseyi değiştiremeyeceğimi öğrendim. Bunu öğrenmek en çok zamanımı alan konu oldu. Daha da önemlisi, mutlu olmam için karşımdakinin değişmesinin gerekmediğini öğrendim. Sanırım en bombası buydu :) Bir örnek üzerinde açıklayayım. Örneğin eşiniz pantalonunu fortmantoya asıyorsa veya çoraplarını kanepenin yanında çıkarıp bir daha onları hiç oradan almıyorsa, defalarca konuyu dile getirip tartışmak sadece hayatı keyifsiz hale getiriyor. Konuya dair haklı olmanız sizi daha mutlu etmiyor. Yapılabilecek en iyi yaklaşım onun beğendiğiniz yönlerine odaklanmak. Eve gelmeden önce arayıp birşey isteyip istemediğinizi sorması, sizi güldürmesi, biryere gittiğinde sizi düşünerek beğenebileceğinizi düşündüğü bir hediye almasına odaklanabilirsiniz. Aşk ta bu değil mi zaten ? Sizce neden aşık olduğumuzda herşey harika ilerliyor ? Neden ilişkilerin başındaki demo versiyonu harika ama sonraki genel sürüm tekliyor ? Aşık olduğumuz kişinin sadece iyi yönlerini görme eğiliminde oluyoruz. Hatta kötü yönlerini hasır altı etmenin yanı sıra, o kötü yönlerden olumlu anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bir süre birlikte yaşayınca sadece iyi yönlerine odaklanma durumu değişiyor ve hatta sonrasında sadece kötü ya da daha doğrusu bize ters olan yönlerine odaklanmaya başlıyoruz. Ardından o kişiyi değiştirme çabaları geliyor. Tanıdık geldi mi ? Bu deneyimi yaşamayan çift var mı bilemiyorum. Daha da kötüsü bu deneyimi sadece kendinin yaşadığını sanmak ve başka bir kişi ile bu hikayenin daha farklı ilerleyebileceğini düşünmek.

Odaklanma önemli konu anlayacağınız. Sanırım bu konuya vereceğim bir-iki örnek durumu gözünüzde daha iyi şekillendirecek. Bir gün bilgisayarımda fotoğraf düzenliyordum ve eşim bahçede oynayan çocukların çok gürültü yaptığından şikayet etti. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Sonra ortamın seslerini dinlemeye başlayınca ne demek istediğini anladım. Çocuklar bahçede bağıra çağıra bir oyun oynuyorlardı. Ben yaptığım işe o kadar odaklanmıştım ki onları duymamıştım bile. Bir diğer örnek ise gün batımına doğru deniz kenarında bir çiftin fotoğraflarını çekiyordum. Fotoğrafçı olanlarınız bilir. Gün batımı çok hızlı ilerler ve on beş dakika gibi bir sürede ışık çok hızlı değişir. Ben bu kısa süreyi en iyi değerlendirebilmek ve aklımda olan veya anın geliştirdiği fotoğraf karelerini çekebilmek için nasıl odaklandımsa artık, beş-on metre mesafemde olup çekimi izlemeye başlayan köylü teyzeleri hiç görmemişim. Fotoğraf çekimi bitince kafayı çevirip onları görünce çok şaşırdım. Issız sayılabilecek bir yerde fotoğraf çekerken, farkında olmadan izleyicilerimiz olmuş. Gelinin ablası, teyzelerin izleyip izleyemeyeceklerini sorduğunu ve kendisinin bu soruya hayır diyemediğini söyledi. Yani anlayacağınız sevdiğimiz şeyleri görüp, sevmediğimiz şeyleri görmeme gibi bir gücümüz var. Eğer sevmediğimiz yön bize aitse, hiçbirşey yapmayıp düzenli olarak şikayet etmek yerine onu değiştirebiliriz. Bu bir günde olmayabilir. Belki üç ayda veya belki beş yılda olabilir. Her gün ufak bir deneme ve küçük bir değişim bunu sağlayabilir. Herşeyden önemlisi değişeceğinize inanmak, bu yolculuğu daha kolay, kısa ve eğlenceği hale getirebilir.

Hata yapmanın cezalandırılması gereken birşey değil, bir öğrenme yöntemi olduğunu anladım. Hatalarımızdan çıkardığımız dersler sayesinde gelişiyoruz ve ilerliyoruz. Hata yaptıkça cezalandırılan bir kişinin öğrenmesinin engellendiğini, cesaterinin kırıldığını ve yaşama heyecanının azaldığını gördüm. Bu bölüm size biraz eğitim sistemini çağrıştırdı mı ?

Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana "İnsanlar çok ilginç. Hem sana dertlerini anlatıyorlar hem de sen onlara çözüm önerisinde bulundukça sinir oluyorlar." dedi. Gülümseyerek ona baktım. Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Ona insanların bazen sadece rahatlamak için anlattıklarını ve çözüm aramadıklarını söyledim. Üniversitedeyken bana bu şekilde dertlerini anlatan kişilere sadece çözüm önermekle kalmıyor, bir sonraki gördüğümde o çözümü uygulayıp uygulamadığını soruyordum. Bu durum karşımdaki kişiyi daraltıyordu tabi. Bunu anlatınca yanımızda olan eşim "İyi ki o dönem karşılaşmamışız." dedi :)

Eskiden özgüveni yüksek kişilere hayranlıkla bakardım. Ve açıkçası bunun kaynağını ve nasıl oluştuğunu merak ederdim. Artık biliyorum. Özgüven kendini sevmekle ve olduğun gibi kabul etmekle geliyor. Kendini iyi ve kötü yönlerinle sevmekle, hata yaptığında kendini acımasızca eleştirmek yerine anlayış göstermekle, kendine her zaman için bir şans daha vermekle, mükemmel diye birşeyin olmadığını bilmekle, her zaman için daha iyisinin var olduğunu anlamakla ve bu daha iyiyi bulmak için yeterli zamanın var olduğunu bilmekle gelişiyor özgüven. Sanırım bu konuda verebileceğim en çarpıcı örnek dans ve oyun konusu. Çocukluğumda çokça oyun oynanan bir yerde büyümediğim ve aile üyelerimin de bu konuda deneyimsiz olmaları nedeni ile dans etmek ve örneğin düğünlerde oyun oynamak benim için zorlayıcı bir alan olmuştur. Gerçi çocukken TRT'deki "Pazar Konseri" adındki klasik müzik programını dinleyip kafama göre müziğe uyum sağladığımı hatırlıyorum. Çocuk modern dansı veya balesi diyebileceğimiz denemelerim vardı yani. Sonraları büyüdükçe oynayamadığıma kendimi inandırmayı başarmışım bir şekilde. İnsanların beni eleştirip dalga geçmelerinden korkmuşum belki de. Bunun sonucu hani şu düğünlerde masaya çakılı kalan ve kolundan çekilip sündürülen kişilerden oldum. Daha da kötüsü oynamaya kalktığında herkesin dikkati senin üzerinde olduğu ve senin bu işi iyi yapamayacağına olan inancın nedeni ile yaşadığın kaotik duygular cabası. Oysa beni bu alanda iyi olmadığıma inandıran durum neydi hiç bilmiyorum. Konu sadece deneyim eksikliğiydi oysa. Bu kadar sıkılacak ne vardı ? Kırılma noktası gittiğim tekne tatillerinden birinde oldu. Güzel bir müzik çalıyordu ve arkadaşlarımdan bazıları oynuyordu. Beni de çağırdılar. İçimden kendime dedim ki "Sadece müziği dinle ve ona uyum sağla. Mükemmel olmak zorunda değilsin ve bu da bir yarış değil. Sonunda kaybetmek veya kazanmak yok. Sadece keyif almaya çalış." Yıllar sonra bilge yönüm konuya el tıp, benim koyduğum sınırları ve duvarları yıkmıştı. Bir-iki saat oynadım. Akşam teknede yemek masasında sohbet ediyorduk. Benden on-on beş yaş büyük olan arkadaşım, bana oynarken ilk on dakikadan sonra oynama şeklimde ciddi bir değişim olduğunu söyledi. Haklıydı, aslında hep sahip olduğum ama önyargılarım nedeniyle tutsak ettiğim bir yönümü salıvermiştim :) Ve o arkadaşım hayat yolculuğunda benden daha ileri bir yerde olduğu için bunu görebilmişti. Her yaşın farkındalikları farklı.

Bir başka büyük değişimi ise beslenmemi değiştirince yaşadım ama o konuya bu yazıda değil, bir sonrakinde yer vereyim çünkü derin ve geniş bir konu. Yalnız şunu söylemeliyim ki beslenmemi değiştirince, bir başka ben olduğunu ve yıllarca sahip olduğum potansiyelin çok daha azını kullanarak yaşadığımı farkettim. Bunu ilk farkedince herkese anlatmaya çalıştım ama sonra gördüm ki karşımdaki kişi ancak o bilgiyi almaya hazır olduğunda alabilir. Eğer hazır değilse sadece sıkıcı bir konuşmadan öteye gitmez. O nedenle artık çok fazla bu konudan bahsetmemeye çalışıyorum :) Ama yazabilirim ve siz ne zaman hazırsanız okuyabilirsiniz.

Hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

Evet, hiç kendinizi başkası ile kıyasladınız mı ? Sanırım bu soruya çoğumuzun verdiği cevap "evet"tir. Kendinizi başkası ile kıyaslamanın hemen arkasından can sıkıntısı gelir ve derin bir nefes alıp aklımızda can sıkıcı farklı ölçümler yapmaya devam ederiz. O can daha da sıkılır ve avuntuyu yiyeceklerde veya başka alışkanlıklarda ararız.

Read More

oradan buradan şuradan

oradan buradan şuradan

O halde hayata dair başka bir alanda yazmak istedim. Havaların ısınması ile birlikte kendimi çok daha enerjik duyumsuyorum. Eminim sizin için de öyledir. Bu arada geçen yazdan kalan sos, turşu ve meyve suları azalmaya başladı. İnsanın kendi emeği ile ürettiği gıdaların tadı başka güzel. Bir fotoğrafçı gözü ile görünümleri de öyle bence :)

Read More

kadın

kadın

Geçen günlerde 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutladık. Şöyle bir düşündüm. Bir kadın olarak böyle bir günde neler duyumsuyorum. Sonra ne zamandan beridir cinsiyetimin farkında olduğumu düşündüm. Kesinlikle otuz ve sonraki yaşlarımda bu farkındalık oluştu. İnsanın kendini tanıması zaman alıyor. Bir kadın olmanın farklılığı erkek olmamaktan geliyor. Bu iki cinsiyete dair yazmak istedim.

Read More

save the date

Eğlenceli bir fotoğraf çekimi türü "save the date". Asıl ortaya çıkışı, düğünün yaşanılan şehirden farklı bir yerde yapılması durumunda, davetlilerin uzun zaman öncesinde yolculuklarını planlayabilmesi. Bu plan içi yapılan hoş bir bilgilendirme ve hatırlatma. Tabi bizim ülkemiz gibi her bir aile üyesinin veya yakın arkadaşın iş nedeni ile farklı bir şehirde yaşaması, aslında bu tarz fotoğraf çekimini tam bize göre yapıyor :)

Fotoğraflarını gördüğünüz çiftle birkaç ay öncesinde tanıştım. Daha önce fotoğrafını çektiğim başka arkadaşları önermiş. "Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim." sözü ne doğru. Çünkü onlar da arkadaşları kadar tatlı bir çiftti.

dugun fotografcisi bursa
save the date bursa

Çekim gününe kadar plan yaptık, yazıştık, fotoğraf çekimi hakkında fikirler ürettik. Tabi Bursa doğası da çekim hakkında güzel sürprizler hazırlamış bizim için :) Dış mekan çekimi şeklinde planladığımız save the date fotoğraf çekiminde, Ağustos ayı olmasına karşın harika bir ayçiçeği tarlasına denk geldik. Havada hoş bir esinti vardı. Fotoğraflarda saçların savrulmasından güzel şey var mı !

dugun fotografi bursa

Ve hatta tarladan henüz toplanmamış saman balyalarına denk geldik. Ben dayanamayıp orada da fotoğraf çektim :)

save the date bursa demet argun
kamera arkası fotograf cekimi bursa

Fotoğraf çekimini deniz kenarında sonlandırdık. Çekim bitince çiftim bana hiç gerilmediklerini ve fotoğraf çekiminde eğlenceli zaman geçirdiklerini söylediler. Sanırım bir fotoğrafçı olarak duyulabilecek en güzel sözlerden bazıları bunlar :)

kumsalda fotograf cekimi bursa

Birbirlerine baktıklarında gözlerinin içi gülen ve sevginin bir araya getirdiği bu güzel çifte harika bir müzikli slayt hazırladım. Onların save the date yolculuğuna bu müzikli slayt ile siz de eşlik edebilirsiniz. Unutulmasını istemediğiniz tarihleri hatırlatmak için daha keyifli bir yöntem var mı ;)

fotoğrafçının profesyonel olması nasıl anlaşılır :)

fotoğrafçının profesyonel olması nasıl anlaşılır :)

Evleneceksiniz ve hayatınızda ilk defa listenize eklenen bir arayışla karşı karşıyasınız. Düğün fotoğraflarınızı çekecek doğru fotoğrafçıyı bulmak. Bu arayış içinde görüştüğünüz fotoğrafçının profesyonel olup olmadığını nasıl anlarsınız ? Yüzünüze gülümseme ekleyecek blog yazımı sizin için yazdım ;)

Read More

sevginin yarattığı ışıltı

sevginin yarattığı ışıltı

Geçen gün bir çiftle konuşuyordum. Fotoğraf çekiminde sonuçları olarak öne geçen bir çekim var mı diye sordu. Düşündüm. Aklıma gelen böyle bir çekim olmadı. Neden olmadığını düşündüm. Olmadı çünkü fotoğraf duygulara göre şekillenen bir alan. Birbirini çok seven ve hayatı birlikte paylaşmak gibi önemli bir kararı alan kişilerin sahip olduğu ışıltı benim yoktan var edemeyeceğim bir şey. Yeryüzünde tüm zorlukların üstesinden gelebilecek bir tek gücün olduğuna inanıyorum ve bu güç SEVGİ . Sevgiyi fotoğraflara aktardığım için şanslıyım.

Read More

güzel bir gün, bir sevgi hikayesi mektupları

Hayatta fotoğraflanmaya değer en güzel şey duygular bence. Birbirini hiç tanımayan iki insanı, bu denli birbirine bağlayan sihirli formül sevgi. İnsana kendinde varlığından habersiz olduğu yönlerini keşfettiren, hayatı daha anlamlı ve güzel kılan duygu. Sevgiyi sadece evlilik süreçlerinde değil, hayatın içinde herhangi bir döneminde fotoğraflamak istedim. Evlilik planları henüz yapılmamışken ya da evliliğin ilerleyen yıllarında "yok canım, artık bizden geçti" tarzı düşünceler ortaya çıktığında, çiftleri bir arada tutan duyguları ve yaşanmışlıkları bir sevgi hikayesi ile göstermek istedim.

Burcu ve Ender dört yıllık evliler ve bir buçuk yaşında bir kızları var. Onlarla oturup sohbet ettim. Aklımdaki düşünceyi paylaştım. Onların hoşuna gitti. Birbirlerine mektup yazmalarını, birbirlerine karşı hissettiklerini ve hikayelerini anlatmalarını istedim. Burcu'nun yüzü düşünceli göründü. Bana "Ama bizim hikayemiz bilindik diğer hikayeler gibi değil." dedi. Bir aylık bir flört döneminden sonra ayrıldıklarını ve bir süre sonra tekrar bir araya geldiklerini anlattı. Ona gülümseyerek baktım. Hayat bizi ne çok şartlandırıyor değil mi ? Bize anlatılanlar veya ekranlarda gösterilenler gibi olmadığı için sahip olduğumuz güzel hikayelerimizin değerini farkedemeyebiliyoruz. Burcu'ya hikayelerini çok sevdiğimi ve bilindik hikayeler gibi olmamasının onu daha özel yaptığını söyledim.

Mektupları yazarken birbirlerine göstermemelerini istedim. Bu mektupları fotoğraf çekiminde birbirlerine okumalarını ve o sırada verdikleri doğal tepkilerini fotoğraflamak istediğimi söyledim. Ender mektubu yazarken biraz zorlandı :)

mektup
mektup

Ve ortaya bu güzel kayıt çıktı.

dairenin çevresi

Terziye daire şeklinde bir minder diktirmeye karar verdim. Yeteceğini düşündüğüm uzunlukta kumaş aldım. Terzinin yolunu tuttum. Minderin çapını, çizdiğim taslaktaki dairenin üzerine yazmıştım. Terzi baktı ve "Bu dairenin çevresi mi ?" dedi. Hayır çapı dedim. Çevresini merak edince "Ben hesaplayabilirim." dedim.

Read More

fotoğraf çekmek ve çektirmek

Dün bir arkadaşım ile konuşuyordum. Kendisinin reklam ajansı var ve bir görüşmesinde karşı taraf  küçümser bir şekilde "Siz ne yapıyorsunuz ki , altı üstü iki tık tık yapıyorsunuz." demiş. Duyunca bir kahkaha attım. İki tık tık ile özetlenen işin neler neler gerektirdiği hakkında fikrim var ve bu cümleye inanamadım. Sonra düşününce bu bakış açısıyla bazen fotoğrafçının da karşılaştığını düşündüm. Bazı işler dışarıdan bakınca çok basit gibi görünebiliyor ama bunu burada yazı ile değil, görüntülerle anlatmaya karar verdim :) Aşağıdaki fotoğrafta ben ve eşim birlikte bir anı fotoğrafı çektirmeye karar verdik ve bir arkadaşımız bizim fotoğrafımızı çekti. Sanırım arkadaki inekler bu fotoğrafı bizden daha çok seveceklerdir. Fotoğrafta onlar net ama biz değiliz.

demet-argun-fotograf

Aşağıdaki fotoğrafta ise kendimi bulmakta zorlandım. Fotoğrafta beklentim olan kendimin daha çok görünmesiydi. Gerçi bu beklentimi fotoğrafı çeken arkadaşıma söylememiştim çünkü onun da öyle düşüneceğini sanmıştım.

demet-argun-fotograf

Aşağıdaki fotoğrafı ise kardeşim çekti ve arkadaki şelale net ve biz değiliz.

demet-argun-fotograf

Bu fotoğrafları paylaşmaktaki amacım fotoğrafı çeken yakınlarımı gücendirmek değil tabi ki. Onların varlığından çok mutluyum. Anlatmak istediğim şu. İki tık tık ile özetlenen basit bir eylem, arkasında pek çok çaba ve deneyim gerektiriyor. Eğer gerçekten çok basit birşey olsaydı benim sayısız güzel fotoğrafım olurdu. Makinamı karşımdakine uzatıp fotoğraf çekmesini istediğime göre, konu fotoğraf çekilen makina da değil :)

Kendi adıma yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var. Eğer kendime dair hayalimde olan bir fotoğraf karesi varsa, eşime tarif ediyorum. O da fotoğrafçı olduğu için beni anlayıp istediğim fotoğrafı çekebiliyor. Aşağıdaki fotoğraf bunlardan biri.

2014-05-23_004Bazı şeyleri şansa bırakmamak gerekiyor :)

 

sizin de hiç umutlarınızın tükenme noktasına geldiği oldu mu ?

Son yıllarda çevremde, ülkemde yaşanan bazı durumları gördükçe umutsuzluğa düşüyorum. Umutsuz halimden hiçbir fayda gelmiyor. Kendimi yaşanan olaylardaki insanların yerine koyuyorum. Çektikleri acıları aynı oranda olamasa da hissediyorum. Bazen gözlerim doluyor. Yaşanan olayları tek başıma değiştirmeye gücüm yetmiyor ve kendimi çaresizlik ile aynı ortamda saatlerce başbaşa buluyorum. Çaresizlik te konuşmuyor, ben de. Tek yapabildiğimiz üzülmek ama o da pek bir işe yaramıyor. Arkadaşlarımla, tanıdıklarımla konuşuyorum. Böyle hisseden o kadar çok kişi var ki. Herkes evinde, işinde bireysel olarak umutsuzluğu ve çaresizliği ile birlikte yaşıyor. Bazen arkadaşlarla konuşmaya bile gerek kalmıyor. Hepsi benzer düşünüyor ve aynı cümleleri farklı sıralamalar ile birbirimize söylemenin bir anlamı olmuyor.

Geçenlerde internet üzerinde bir kişiden haberdar oldum. Adı Dr. John Demartini. Kendisi insan davranışları uzmanı. Bu bölümü çok şaşırtıcı geldi. Böyle bir meslek olduğunu bile bilmiyordum. İnternet üzerinde verdiği konferans kayıtları ve röportaj videoları var. İçinizden "Eee Demet bu kişinin konuyla ilgisi ne ?" diye düşünenler olabilir. Dr. John Demartini'nin konuşmalarından bir bölümünde şundan bahsetti. İçinde yaşadığımız hayatta herşey zıttıyla birlikte bulunur. Mutluluk üzüntü ile, barış savaş ile, güzellik çirkinlik ile, düzen kaos ile, iyi kötü ile vs. Eğer biz yaşadığımız hayatı bu kavramların zıttı olmadan yaşamayı beklersek sürekli hayal kırıklığına uğrarız. Bu sözler bende öyle çok karşılık buldu ki. Sürekli içimden dilekte bulunurken istediklerimden biri, ülkemde ve Dünya'da savaşların olmamasıydı. Tahmin edin ne. Bu dilek hiç gerçekleşmedi. Pek gerçekleşecek gibi de görünmüyor. Çünkü ben sadece barışı istiyorum ama savaşı istemiyorum. Oysa ikisi de bu hayatın gerçekleri ve ikisi de hep olacak. Ben ya bu durumun farkına varıp dileklerimi daha gerçekçi (iki zıt kavramı da kabullenerek) bir şekilde belirleyeceğim ya da hayal kırıklığı yaşamaya devam edeceğim.

Bu bakış açısı yaşanan herşey kabul edip boyun eğmek anlamına gelmiyor. Hayatta var olan ve olabilecekleri farkedip, onlarla nasıl bir hayat kurmayı istiyorsak ona göre plan yapmayı gerektiriyor. İnsanlık tarihinde atılan büyük adımlar çoğunlukla yaşanan büyük acılar sonrasında ortaya çıkmış. Her olay kendi bileşenlerini beraberinde getirir veya üretir. Küsmek, umutsuzluğa kapılmak ne yazık ki hiçbir işe yaramıyor. Herkes elinden gelen her neyse, küçük veya büyük farketmez yapmalı. Belki yapabileceğin hemen şu anda veya daha sonrasında. Unutma yanlız değilsin. Senin gibi hisseden sayısız insan var.

2014-05-14_001

"Sanki yapmam gereken birşeyler var ve ben yapmıyormuşum gibi hissediyorum."

"Sanki yapmam gereken birşeyler var ve ben yapmıyormuşum gibi hissediyorum." dedi. Söyleyen arkadaşım 30-35 arası bir yaşta. Üniversite mezunu ve çalışıyor. Aslına bakılacak olursa ondan yapmasını istedikleri şeyleri yapmış. Okumuş, üniversiteyi bitirmiş, iş bulmuş ve çalışıyor. Artık hayatının daha rahat ve mutlu olacağı söylenen dönemine girmiş ama duyumsanan mutluluk değil, bir eksiklik.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 4

Veeeee bu serinin son blog yazısını gelinler ve damatlar için hazırladım. Tek amacım düğün gününü daha güzel geçirmeniz ve bunu başarmak zor değil. Ne yapmanız mı gerekiyor ? Daha önceki diğer üç yazımdan (1, 2 ve 3) sonra aşağıdaki yazımı okumak.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 3

Bu blog yazımı damatlar için oluşturdum. Bilmiyorum damatlar gelinler kadar ilgi gösterecek mi :) Ben gelin ve damada aynı değeri verdiğim için ayrımcılık yapmadım ve işlerine çok yarayacak önerileri bu yazıda topladım. Düğün gününe dair stres önleyici bilgiler içeriyor. Gelin birlikte göz atalım.

Read More