Taş Devri diyeti - bölüm 4

Veee bu serinin son yazısını yazmak için bilgisayarımın karşısımdayım. Epey zamandır bu anı bekliyordum. Ve zamanı geldi.

Öncelikle bu yazımda yediğim gıdalar için markete alternatif olarak kullandığım yöntemlerden bahsedeyim. Eskiden çok büyük oranda gıdamızı marketten alıyorduk. Marketler yoğun şehir hayatının gereksinimleri nedeniyle ortaya çıkan mekanlar. İş çıkışı uğrayıp her türlü gereksiniminizi alabileceğiniz yerler. Onca gıdanın market raflarında aylarca bekleme olasılığına karşın, uzun süre bozulmalarını önleyici kimyasallar eklenmiş durumda. Ve bu kimyasal (ilaç) oranları belli bir yüzdenin altında olduğunda, paketin üzerine yazılma zorunluluğu yok. Yani siz haberiniz olmadan pek çok zararlı kimyasalı gıdanız ile birlikte tüketiyorsunuz. Markete alternatif yöntemler ise gıdanızı olabildiğince üreticisinden almak. Örneğin sebze ve meyvenizi semt pazarlarından alabilirsiniz. Bu pazarlardan alırken seçeceğiniz gıdaların hepsinin birbiri ile aynı görünümde olmaması veya kimisinde kurt olması iyi belirtiler. Genetiği değiştirilmemiş gıdalar bağırsak yapımız için daha uygun gıdalar. Oturduğum semtte Çarşamba günleri köylü pazarı kuruluyor. Oradan sebze ve meyve alıyorum. Kuru fasulye alınca buz dolabında saklıyorum. Yoksa kurtlanıyor veya böcekleniyor. Pazardan kabuklu ceviz alıyorum. Her gün yiyeceğim kadarını kırıyorum. Ceviz alırken kabuğu çok açık renkli ve pırıl pırıl ceviz almıyorum. Öyle olanlarını çamaşır sulu suda beklettiklerini duydum :/  Sabah kendime hazırladığım salatada fırsat oldukça koyu renkli sebzeler kullanıyorum. Örneğin pancar, şalgam, mor lahana, roka, kara lahana vb. Ne kadar koyu renkli olursa o kadar faydalılar (çünkü antioksidan özellikleri bu renk maddelerinden geliyor).  Meyve alırken içi ve dışı renkli meyveleri alıyorum. Örneğin armut, elma ve muz gibi içi renksiz meyveleri yemiyorum. En iyileri ahududu, yaban mersini, frenk üzümü gibi şeker seviyesi düşük meyveler. Eskide şekerli ürünler yerken bu meyvelerin tadını pek alamazdım. Oysa şimdi aromalarını çok daha iyi alabiliyorum. Şeker ve unu hayatımdan çıkarınca, dilimdeki tad duyuları olması gerektiği gibi çalışmaya başladı. Portakal, kivi vb pek çok meyveyi tüketiyorum. Günde bir su bardağı civarında meyve yemek ideal olanı. Pazardan bir ara yaban mersini kurusu alıyordum. Aslında çok tatlı olmayan bu meyvenin kurusu inanılmaz tatlıydı. Sonradan öğrendim ki yaban mersini  ağır çeksin diye şekerli suda bekledikten sonra kurutuluyormuş. Bunu duyunca almayı bıraktım. Bu şekerde bekletme işlemini hurma için de yaptıklarını duydum. Dalından hurma hiç yemediğim için bu konuda fikir yürütemedim.

Pazardan gezen tavuk yumurtası alıyordum. Bir kez eve geldiğimizde bazı yumurtaların üzerinde barkod olduğunu gördüm. Belli ki market yumurtasıydı. Oradan yumurta almayı bıraktık. Ben oturduğumuz semtte gezerken, bir evin civarında dolaşan tavukları gördüm. Evin kapısını çalıp, yumurta satıp satmadıklarını sordum. Satıyorlarmış :) Yumurtaları oradan almaya başladım. Şimdilerde Keles tarafında yaşayan bir çiftçiden alıyoruz.

Ben süt ürünleri tüketmiyorum ama eşim yoğurt yemeyi sevdiği için ona Misi Köyü yakınlarında yaşayan bir çobandan, koyun veya keçi sütü alıp yoğurt mayalıyorum.

Kahvaltıda ve neredeyse yemeklerin hepsinde kullandığımız tereyağını Keles tarafında yaşayan bir kişinin eşi yapıyor. Tuzsuz tereyağı alıyorum. Çünkü tereyağında kullandıkları tuzun türünü bilmiyorum. Ben artık sofra tuzu kullanmıyorum. Çünkü sofra tuzu doğada var olan bir tuz türü değil. Sanayide kullanılmak amacıyla tuzun ayrıştırılması ile elde edilmiş bir tuz. Sonraları nasıl olmuşsa sofralarımıza kadar gelmiş. Vücudumuz tuzu doğada bulunduğu formu ile kullanmaya programlı. Yani sofra tuzundaki saf tuzu değil, onun doğada birlikte bulunduğu diğer mineraller ile birlikte alınca yarar sağlıyoruz. Ayrıştırılmış sofra tuzu vücut için zararlı. Ben deniz veya kaya tuzu kullanıyorum. Denizlerde kirlenme durumunu göz önüne alırsak sanırım kaya tuzu en iyisi.

İç bademi Datçalı bir kişiden alıyorum. Göndermeden bir gün önce kırıp ertesi gün gönderiyor. Kargodan gelir gelmez buz dolabında saklıyorum yoksa kurtlanıyor.

Zeytin yağını zeytinliği olan tanıdıklarımızdan alıyoruz.

Bu sene kendi sirkemizi yapmaya başladık. İnternetten araştırıp nasıl yapıldığını öğrendik. Dr. Gökşin Balım'ın web sitesinde harika tarifler var. Onun elma sirkesi tarifini kullandık. Şimdi her gün tahta kaşıkla karıştırma aşamasındayım. Mis gibi kokmaya başladı. Heyecanla olmalarını bekliyorum.

Yazdan konserve domates suyu ve sosu yaptık. Turşumuzu kurduk. Kahvaltılık zeytinlerimizi hazırladık.

Etimizi kasaptan alıyoruz. Bazen çekilmiş kuyruk yağı alıyoruz. Bu kuyruk yağı İran'dan geliyormuş :) Memleketimde hayvancılığın geldiği durum. Kuyruk yağını tereyağı gibi yemeklerde kullanıyoruz. Bazen paça alıp, uzun süre kısık ateşte kaynatıp, kemik suyu hazırlayıp konserveliyoruz. Pazardan aldığımız bazı sebzeleri (kereviz, bal kabağı vb.) bu kemik suyunda haşlayıp, mikserle inceltince harika çorbalar ortaya çıkıyor. Kemik suyu en hızlı iyileştirici gıda. İçinde kolajen var. Nasıl hazırlanacağı ve faydalarına dair başka bir blog yazısı yazmayı planladığım için burada detaya girmeyeyim.

Yani anlayacağınız pek çok farklı tedarikçimiz var. Evet gıdalarımızın hepsi bir yerde satılmıyor ve evet bu nedenle biraz daha fazla takip gerekiyor ama kendini iyi hissetmek için, sağlıklı olmak için tüm bunlara değer. Belki bu farkındalık çoğumuza yayılınca, geleceğin marketleri başka uygulamalara geçerler.

Fermente gıdalar bir süredir ilgimi çeken gıdalardı. Bu gıdaları siz kendiniz hazırlayabiliyorsunuz ve içindeki bakteriler, bağırsağınızdaki iyi huylu bakterilere yardımcı oluyor. Geçen sene Alman lahana turşusu (sauerkraut) yapmıştım. Bu sene Kore turşusu (kimchi) yaptım. Tuz oranını ilk seferde tutturamadım ama ikinci denemem için sabırsızlanıyorum.

Hiç ekmek yemediğim için salatanın suyuna ekmek banamıyorum ama salatanın suyunu kaşıkla veya kabı kafaya dikerek içiyorum :) Ekmek şart değil yani. Eskiden şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Ekmeksiz hiç doyulur mu !" Hiç ekmeksiz bir dönemi olmamış birine göre, bana bunu düşündürten neydi bilmiyorum. Düşünsenize, hiç denememişim ama çok keskin bir fikrim var. Nasıl oluyorsa artık ! Şimdi biliyorum ki asıl ekmekle doyulmuyor, acıkılıyormuş.

Gayet dinlendirici bir uykum var, sabahları yataktan yorgun kalkmıyorum, hayat daha güzel geliyor.

Ben taş devri (paleo) diyeti yapıyorum. Birbirine benzer farklı diyetler var. Amerika'yı yeniden keşfetmek istemiyorum diyorsanız, daha önce benzer yollardan gidenlerin izlerini takip edebilirsiniz. Sağlıklı Yaşıyoruz sayfasını hazırlayanların hikayelerine buradan ulaşabilirsiniz. Nasıl pek çok hastalığın ilaç kullanmak yerine beslenme değişimi ile üstesinden gelindiğini göreceksiniz. Ayrıca "neyi nereden alıyoruz" adlı sayfalarında gıdalarını aldıkları yerleri paylaşmışlar.

Ayrıca çok yakın bir arkadaşımın kardeşi yöresel doğal ürünler satıyor. Instagram hesaplarının adı Bağ Evi. İletişime geçmek için buradan onlara mesaj gönderebilirsiniz.

Kendimde farkettiğim son bir farkındalığı da yazarak bu yazımı bitireyim.

Beslenmemi değiştirdim ama hayatıma gerekli hareketi veya sporu ekleyemedim. Son birkaç ay vücudumun menstrual döngüsü 3-4 haftadan 2 haftaya indi. Neredeyse haftada bir migren atağı olmaya başladı. Buna pek anlam veremedim. Kendimce yapabileceğim herşeyi yaptığımı düşünüyordum. Epey araştırınca bu belirtilerin arka planında hormon düzeni bozukluğu olduğunu ve bunun da hareketsizlikten kaynaklandığı ortaya çıktı. Vücutta biriken toksik atıkların atılması için belli miktarda hareket, terleme gerekiyormuş. Vucut bu hareket olmayınca kendince toksik atıkları atmak için farklı yollar geliştirmiş :) Şimdilerde yürümeye başladım ve bu belirtiler kayboldu. Yani yaşam şekli değişikliği beslenme ve sporla birlikte yapılırsa sağlıklı oluyor.

Yediğimiz gıdalar sadece karnımızı doyurup bize enerji vermiyorlar. Aynı zamanda bizi kişiliğimizi şekillendiriyorlar. Kendi hayatımızı istediğimiz şekilde şekillendirebilmek için başlangıç noktası gıdalarımız bence. Ayda bir alışkanlığımızı değiştirsek, birkaç yılda tüm hayatımız değişebilir. Kaybedecek neyimiz var ?

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :) Fotoğraf: Aykut Güngör

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Eğer yeni blog yazılarımı kaçırmak istemiyorsanız, aşağıya e-posta adresinizi yazarak kayıt olabilirsiniz. Bu şekilde her yeni blog yazım e-posta adresinize gelmiş olacak. Yeni yazılarımda görüşmek üzere ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

düğün fotoğraflarında neden en çok gelin ve damadı başbaşa fotoğraflamayı seviyorum

Bir fotoğrafçı olarak fotoğrafladığım alanlar arasında düğünler de var. Düğün fotoğraflarının benim için yeri ayrı. Hem ilk fotoğraflamaya başladığım alan olması hem de birbirinini seven çiftlerin birlikte sürdürecekleri hayat yolculuklarının başlangıcı olması. Artık biliyorum ki hedeflerden çok, yolculuğun kendisi değerli. Hayatın asıl yaşandığı bölüm burası. Bu büyük değişimin fotoğraflara yansıması, özellikle de duygularla ve doğal olarak yansıması çok önemli.

Çevremde en sık karşılaştığım mutsuzluk hikayelerden biri, fotoğraflanmayan düğünler veya fotoğraflanmış olsa bile beğenilmeyen düğün fotoğarfları. Bazı hikayeler "Bizim dönemimizde böyle dış mekan fotoğraf çekimi falan yoktu." ile başlıyor ya da "Kuzenimin profesyonel fotoğraf makinası vardı, o çekti ama çoğu fotoğraf flu çıkmış." şeklinde devam ediyor. İlerleyen yıllarda çocukların aileye eklenmesiyle karşılaşılan sorulardan biri ise "Anne sizin düğün fotoğraflarınız veya albümünüz nerede?" şeklinde. Gelen bu soru yıllardır kapanmayan yaraya tuz serper nitelikte. Erkeklerin duymaktan bıktıkları ama hiç kapanmayan bir konu. Belki sürecin buna dönüşeceğini bilseler, o dönemde fotoğraf konusuna daha çok özen göstereceklerine eminim :)

Evlenenler bilirler, düğün günü çok telaşlı ve koşturmacalı bir gündür. Her yere ya ucu ucuna yetişilir ya da geç kalınır. Gün içinde hüzünden coşkuya pek çok farklı duygu yaşanır. Bu kadar çok farklı duyguyu ard arda yaşamaktan olsa gerek, o günden çok birşey hatırlanmaz. Kim gelmiştir, nasıl gidilmiştir, ne söylenmiştir akıldan çıkar gider. Sanki o günü yaşayan siz değilsinizdir ve günü dışarıdan izleyen bir çift göz gibisinizdir. O günün düğün günü olduğunu anladığınız anlar, sadece dış mekan fotoğraf çekimindeki anlardır. Bu düşünceyi fotoğraf çekimi yaptığım o kadar çok çiftten duydum ki, artık günün en önemli ve hatıralarda kalan yeri olduğunu biliyorum. İşin güzel tarafı şu. Ben de günün en çok bu bölümünü fotoğraflamayı seviyorum. Bu nedenle düğün fotoğraflarında bu alana odaklanmayı seçtim. Dış mekan fotoğraf çekimini, istediğimiz gibi şekillendirme fırsatımız var. Bir fotoğrafçı olarak yaratıcı yönümü daha çok kullanabildiğim, çiftin günün farkına vardığı ve rahatladığı zamanlar. Fotoğraf çekimi yapacağım mekanı çiftle birlikte belirliyorum. Eğer fotoğraf çekimi düğün günü yapılacaksa, çekim yapılacak saati günün akışını bozmayacak ve fotoğraf açısından en iyi sonucu verecek şekilde belirliyoruz.

Dış mekan fotoğraf çekiminde daha çok sakin yerleri seçiyorum. Bu şekilde çift, kendilerini merakla seyreden onlarca gözden uzak bir şekilde o saatlerin tadını çıkarıyor. Basit yönlendirmelerimle onların doğal fotoğraflarını çekiyorum. Onlara tümüyle kendileri olabildikleri bir ortam yaratıyorum. Bu şekilde fotoğraflar, hem benim hem de onların en sevdiklerine dönüşüyor.

Temmuz ayı içinde fotoğrafladığım bir çiftin fotoğraflarını paylaşmak istiyorum bu blog yazımda. Temmuz ayının nimetlerinden biri olan ayçiçek tarlasında gün batımında fotoğraflarını çektim. Aylar önce tanışıp planladığımız bir çekimdi. Sanki onları yıllardır tanıyor gibiydim. Uzun ve keyifli sohbet ettik. Onları daha yakından tanıma fırsatım oldu. İşimin en güzel yönü, hayatıma yeni arkadaşlar eklemesi bence. Belki başka türlü yollarımızın hiçbir zaman kesişmeyeceği bu güzel insanları tanıdım. Onların hayatlarına çektiğim fotoğraflar ile güzel izler bıraktım.

bursa-dıs-mekan-fotograf-cekimi-1.jpg
bursa-dıs-mekan-fotograf-cekimi-2.jpg
bursa-dıs-mekan-fotograf-cekimi-3.jpg

Fotoğraf çekiminden seçip düzenlediğim fotoğraflarla, bir müzikli slayt hazırladım. Son zamanlarda içine kısa kısa videolar da eklemeye başladım ve bu hali daha çok hoşuma gitmeye başladı. Sizi müzikli slaytımla baş başa bırakıyorum.

İyi seyirler ;)

 

 

 

meditasyon

Geçen gün bir arkadaşım ile konuşuyordum. Kızının uykuda dolaştığını ve bir kez evden dışarı çıkacakken farkedip engellediklerini söyledi. O günden beri bu konuda endişeli olduğundan bahsetti. Şöyle bir düşündüm. Bu sadece bir tanesi. Ya diğer endişeler ? Özellikle anne ve babaların çocuklarına karşı duydukları endişeler limitsiz. Bu çocuk iyi bir eğitim alacak mı, iyi bir birey olacak mı, nasıl biri ile evlenecek, nasıl bir iş bulacak, askere nereye gidecek ... Liste bitmeden ilerliyor. Bu cevabını henüz bilmediğimiz ama aralıksız endişe duyduğumuz konular, bize durmadan stres yüklüyor. Bu durum kilolu birinin, farkında olmada fazla kilolarını taşımasına benziyor. Diyelimki kişi vücudunda fazladan 30 kilo taşıyor. Eğer o kişi 30 kiloyu verse ve 30 kiloluk bir ağırlık kaldırması istense, büyük olasılıkla o ağırlığı kaldıramaz ya da çok zorlanarak kaldırır. Oysa o kiloyu vücudunda taşıyınca, bu durumun çok farkında olamıyor. Stres te öyle. Gün içinde parça parça ekleyerek ilerliyoruz. Ne kadar negatif yüklendiğimizin farkında bile değiliz. Vücudumuz stres hormunu üretmekten bitap oluyor :)

Peki vücudumuza bu konuda nasıl yardımcı olabiliriz ? Cevabı basit ama zor. Meditasyon yapabiliriz. Nesi zor Demet diyebilirsiniz. Zor çünkü düşünmeden durabilmek kolay şey değil. Düşünmeye programlanmış bir beyni durdurmak, pratik gerektiriyor. Bir günde beynimizden 50.000 ile 70.000 arası düşünce geçiyormuş. Yani bu hızlı akan düşünce selini durdurmak için belli bir süre deneyim kazanmamız gerekli. İdeal olan süre günde 15-20 dakika meditasyon yapmak. Ben ilk başladığımda sadece 5-6 dakika devam edebildim. Tabi 5-6 dakika boyunca ara sıra hatta sık sık kendimi bir şey düşünürken buldum :) Ama pes etmedim. Şimdilerde 20 dakika kadar meditasyona devam edebiliyorum. Bence süper gelişme. İki-üç aydır meditasyon yapıyorum. Zamanla süreyi arttırdım. Meditasyon yaparken hala ara ara bazı düşünceler geçiyor aklımdan. Bunu farkedince o düşünceyi düşünmeyi bırakıp, tekrar nefesime odaklanıyorum.

İlk seferde 20 dakika ile değil, 3 dakika ile başlayın derim. Nasıl mı yapılıyor. Çok basit. Rahat bir şekilde oturuyorsunuz. Bu en önemli olan bölümü. Rahat olmayı giydiğiniz giysiler ile ve oturduğunuz zemin ile destekleyin. Bağdaş kurabilirsiniz ya da sandelyede otururken de olur. Ellerinizi yukarı bakacak şekilde bacaklarınızın üzerine koyup gözlerinizi kapatıyorsunuz. İsterseniz elinizin baş ve işaret parmağı birbirine değebilir. Şart değil, sadece bu parmak şeklinin nefes alıp verme şeklini destekleyen bir yönü var. Gözler kapalı olmalı çünkü dış ortamı algılamaya ara verebilmek ve nefese rahat odaklananabilmek adına bu gerekli. Dik bir şekilde oturmak, nefes alış verişini kolaylaştırıyor. Nefesinizi göğüs boşluğuna değil, diyaframa (karnınıza) alıyorsunuz. Bu neden önemli ? Hızlı koştuğunuzu düşünün. Nefes nefese kalıyorsunuz. O zaman nasıl nefes alıyorsunuz ? Göğüs kafesinize. Çünkü vücut alarm durumuna geçiyor ve bu sıra dışı durumda sizi korumak için olağan dışı bir performans gösteriyor. Biz eğer meditasyon sırasındayken göğüs kafesimize derin nefesler alırsak, vücudumuza stresli bir durum yaşadığımızı hissettiririz ki bu istemediğimiz bir şey. Meditasyonda istenen ise sanki uykudaymışçasına diyaframa alınan sakin ve uzun nefesler. Sadece nefesimize odaklanıyoruz. Birşey düşünmüyoruz. Ben bir süre sonra farkettimki, nefes alıp verme arasındaki boşluklarda düşünceye geçiyorum :) O bir şeye odaklanmadığım kısacık sürelerde, beynim devreye girip düşünmeye başlıyordu. Bu geçişi engelleyebilecek şey ise ritmi daha sık olan bir ses takip etmek. Yıllar önce bit pazarından aldığım kurmalı saati bu alanda kullanıyorum. İki kez çevirdiğim mandalı, birkaç saatlik tik-tak sesi üretmeye yetiyor. Bu sayede düşünmeden durabildiğim süreler artmaya başladı.

Peki meditasyon sırasında ne oluyor? Sakin ve diyaframa alınıp verilen derin nefesler, vücuda uyku halindeki tepmoyu kazandırıyor. Beyinden düşünce geçmemesi ve vücudun bunu destekleyen sakin temposu, vücudun stres hormonu üretmesini durduruyor. Bir tür vücuda format atıyorsunuz. Meditasyon sonrası kendinizi çok daha dingin ve rahatlamış buluyorsunuz. Geçen bayram tatilinde ablamın 7 ve 12 yaşındaki çocukları ile 5 dakika meditasyon yapmayı denedim. 3 dakika dayanabildiler. Tabi onlar yetişkinler gibi endişe taşıma eğiliminde olmadıkları için böyle bir pratiğe gereksinim de duymuyorlar. Biz büyüdükçe yol boyunca, bir bir o endişeleri toplayıp taşıyoruz. Şöyle bir düşünün. Taş Devrinde bir kişinin bir kaplan ile karşılaştığında yaşadığı duyguları hayal edin. O Taş Devri insanının kaplanla karşılaşma sıklığı olsa olsa günde 1-2 kez olur. O an ortaya çıkan bu stres içeren duygular, kaplandan uzaklaşınca yok olur. Oysa biz, günümüz modern hayatındaki stres faktörlerinin tümünü ele alacak olursak, o kaplanla aynı evde yaşıyor olduğumuz söylenebilir. 7/24 endişe ve kaygı ile yaşayan bu bedenin, meditasyona gerçekten gereksinimi var vence. Deneyin derim. Bir ay boyunca her gün, günde 3-5 dakika deneyin. Farkı göreceksiniz.

Deneyince fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim. Hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aslı Avcı

Fotoğraf: Aslı Avcı

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 3

Taş Devri Diyeti'mden yola çıkarak yazmaya başladığım blog yazım biraz çeşitlendi. Size biraz neden-sonuç ilişkisini de yazmak istedim. Ben merak ettiğim bir şeyin nedenini öğrenince aklımda daha çok kalıyor. Bu nedenle, size bu şekilde anlatmamın daha yararlı olacağını düşündüm.

Taş Devri Diyeti ile beslenmemden bu yana "vücudunuzu dinleyin" sözüyle ne demek istendiğini anladım. Daha önce pek çok yerde duyduğum ama anlamadığım, benim için karşılığını bulamamış bir sözdü. Vücut nasıl dinlenir ki ? Vücudumu anlamam için ne yapmalıyım ? Cevapsız pek çok soru. Şimdilerde vücudunu dinlemek nasıl oluyora dair fikrim var. Hatta geçmiş dönemlerde yaşadıklarıma dair bile yorum yapabiliyorum.

Burada birkaç örnek vereyim. Belki bazılarınız, bu durumlarla karşı karşıyadır ve yardımcı olur. Yirmili yaşlarımın ortası ve sonlarına doğru, vücudumun normal işleyişini farkında olmadan bozmuşum (üniversite sonrası iş arama, iş ortamına uyum sağlama, hangi şehirde yaşayacağına karar verme, kendine yaşam alanı oluşturma vb. konular kendi çapında yeterli stesi yaratmış). Sonra iki yıl içinde yaklaşık 7-8 tane dişim çürüdü ve dolgu yaptırdım. Stres vücut dengesini bozduğu için vücutta kalsiyum alımını, kullanımını da değiştiriyormuş. Ben içeriğini bilmeden sadece daha dayanıklı olduğu için amalgam (siyah/gümüş renk olan) dolgudan yaptırdım. İçeriğini yıllar sonra Gaps Kitabı sayesinde öğrendim. Bu dolgunun içinde yüzde 53 oranında cıva, geri kalanında ise gümüş, kurşun, kalay, bakır, çinko gibi çeşitli maddeler yer alıyormuş. Yani ağır metalleri bilmeden beynimden beş santim öteye yerleştirmişim :) Sonraki yıl vitiligo denen bir hastalıkla tanıştım. Bu da bir bağışıklık sistemi hastalığı. Bağışıklık sistemi çeşitli nedenlerle aşırı uyarıldığı için vücutta bir alan seçip ona savaş açıyor. O seferki hedef derim ve ondaki pigmentlermiş. Vücudumda renk kaybeden bir bölge oldu. Komik olan ise her gün aynaya bakıp saçını tarayan, diş fırçalayan ben, bu değişimi görmedim. İş arkadaşlarım farketti ve doktora gittim. Yüzüme bakmışım ama görmemişim. Kendimden uzaklaşmışım. Farkedecek halim yokmuş belki de. Doktora "Bu hastalık neden olur?" dedim ? "Tam nedeni bilinmeyen bir hastalık." dedi, Vitix adında bir ilaç verdi. İlacı cildimin beyazlayan yerine (sol kaşımın uç bölümü) sürüp güneşte beklemem gerekiyordu. Öğlenleri ilacı sürüp, iş yerinin bahçesine çıkıp, güneşte bekliyordum. Her gün birkaç dakika arttırırarak güneşlendim. Sanırım o zaman da dipte olan d vitaminim, bu sayede biraz kendini toparlamış olabilir. Bence ilaçtan çok d vitamini işe yaradı. Bu hastalığı, o dönemdeki en büyük stres kaynağım olan tekstili bırakıp, fotoğraf yolculuğuma başlamam için bir fırsata dönüştürdüm. Yaklaşık üç yıldır ötelediğim kararımı uygulamaya koydum. Stres kaynağı ortadan kalkınca vitiligo durdu. Bu nedenle kaşımdaki beyaz bölgeyi çok seviyorum. Onun sayesinde çok sevdiğim bir hayata geçme şansım oldu. Ben onu sahiplendiğim için gören herkes özellikle boyattığımı düşünüyor.

Vücudumun verdiği sinyallere dönecek olursam bir diğeri ara sıra oluşan enfeksiyonlardı. Bunları gittiğim havuzdan kapmış olabileceğimi düşünüyordum. Oysa bağırsak floramın kötü durumda olduğunu ve bunu kendimin yarattığını bilmiyordum. Beslenme değişimi bu sorunu da ortadan kaldırdı.

5-6 yıl önce yaz sonuna doğru bacağımın bir yerinde kaşıntı oldu. Önce sivrisinek ısırdığını düşündüm. Sonra bir ay gibi bir süreyi geçince, bunun sivrisinek ısırığı olmadığını anlayıp doktora gittim. Doktor stres kaynaklı olduğunu söyledi :) Vücudum belkide dikkati stres kaynağından başka yere çekmek için kendisine göre bir yer seçip böyle bir kaşıntı oluşturmuş. Bu konuda ilaç kullanmadım. Sanırım bir yıldan kısa bir süre sürdü ve kendiliğinden geçti.

Tam ne zaman başladığını hatırlayamadığım bir diğer durum ise migren. Üniversitedeki ev arkadaşıma üniversite dönemde migrenim var olup olmadığını sordum. Arkadaşım ara sıra güçlü baş ağrılarım olduğunu hatırlıyor. Çocukken yoktu, eminim ama sonra bir ara ortaya çıktı. Başımın, sadece bir tarafında olan şiddetli ağrının kaynağının, bağırsak florası olduğu düşünülüyor. Ben bu düşünceyi destekler gelişmeler yaşadım. Örneğin un ve şekerli gıdaları hayatımdan çıkardığımdan beri daha az karşılaşıyorum ve ağrının şiddeti azaldı. Önceleri çok güçlü ağrılar olabiliyordu. Migren değişik bir durum. Vücudunuzda sadece el kadar bir gölgenin ağrıyor. Buna karşın bu bölge beyinde bir yer olduğu için sizi hayatın dışına atıyor :) İşin ilginç olan yönü şu. Eskiden ağrı başladığında tatlı ve unlu birşey yersem, ağrının hafifleyeceğini düşündüren bir his oluyordu ve ben bu gıdalardan tüketiyordum. Tahmin edin sonuç ne oluyordu :) Ağrı çok daha şiddetlenip kötüleşiyordu. Ben hep aynı şeyi yaptığım için bu durumun migren atağının normal gidişatı olduğunu düşünüyordum. Oysa ben, yediklerimle kötü bakterileri besleyip süreci çok daha kötüleştiriyormuşum. Bağırsağımdaki kötü huylu bakteriler o hissi oluşturarak beni yönetiyormuş. Yani anlayacağınız vücudum yıllar içinde bana o kadar çok mesaj vermiş ki. Ben bu mesajları çözebilecek bir şifreye sahip olmadığım için anlayamamışım. O nedenle lütfen GAPS kitabını alıp okuyun. Kendinizi tanımanız ve sahip olduğunuz kapasitenin, azı yerine çoğunu kullanabilmeniz için harika bir yol. Bu kitapı okuduktan sonra karşınıza çıkan belirtiler ve hastalıklara farklı gözle bakacaksınız. Kendi hayatınızın sorumluluğunu tümüyle doktorlara yüklemek yerine kendiniz üstleneceksiniz. Çünkü çözüm sizde.

Şimdilerde Taş Devri diyeti ile beslenen ben, kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bağışıklık sistemimin çalışmasını kolaylaştıracak konulara dikkat ediyorum. Farklı bir gıda yediysem o gün ve sonrasında vücudum farklı tepkiler (gaz , yorgunluk, kaşıntı vb.) veriyormu diye gözlem yapıyorum.

D vitamininin önemine dair fikriniz var mı ? Artık sağlık ocaklarında kan verdiğinizde (önerim öğleden önce vermeniz, saat 14:00 gibi hastaneye teste gönderiliyormuş) D vitaminine de bakılıyor. Benim iki yıl önce 20 mg/L'den düşük olan D vitaminim, geçenlerde ölçtürünce 56 mg/L çıktı. İdeali 80-100 mg/L aralığı. Ben güneş ışınlarının uygun olarak geldiği yaklaşık altı ay boyunca, fırsat buldukça öğlenleri yarım saat güneşleniyorum. Ve günlük 2000 IU d vitamini takviyesi alıyorum. Buna karşın ideal olan aralığa henüz gelememiş durumdayım. Kendimin iki yıl önceki halini hatırlıyorum. Ne zaman dışarıda uzun kalacak olsam güneş kremi sürerdim. Genelde kapalı ortamda çalışan biri olarak, güneşe neredeyse hiç denk gelmiyormuşum. Yani ara sıra balkona çamaşır astığım beş dakikayı saymazsak tabi :) Ve bunun farkında bile değildim. Oysa D vitamini, pek çok önemli vücut fonksiyonu için gerekli bir vitamin. Eksikliği, vücudun olması gereken bazı işlemleri yapamaması anlamına geliyor. Öte yandan güneş kremlerindeki sayısız kimyasal madde, güneş ışınlarını engellese bile deriden emilip kana karışarak vücutta toksik bir kirlenme yaratıyor. Taş devrinde yaşayan akrabalarımız gün ışığında çok daha uzun süreler kalıyorlardı. Ayrıca gün içinde belli miktarda güneş ışığı görmek, iyi bir uyku için de gerekliymiş. Sabah erkenden evden çıkıp, akşam karanlıkta eve dönen pek çok kişi, güneşi hiç görmeyebiliyor. Sadece gıdalardan alınan D vitamini, günlük gereksinimimizi karşılayacak oranda değil ne yazık ki.

Birşey yediğimiz zaman nasıl doyarız ? Bazen miğdemiz çatlayacak kadar çok yememize karşın, göz doymak bilmez. Sizce neden ? Bunun nedeni düzgün çalışan bir bedenin, yenen yanlış gıdalar ile işleyişinin bozulması. Şeker ve unlu gıda tüketmek size o gıdaları yerken mutluluk verebilir çünkü bu gıdalar, vücutta mutluluk hormonu (dopamine) salgılnmasına yol açıyor. Fakat sonrasında hızla yükselen kan şekeri ve insülin nedeni ile normalde aç olmamanız gerekirken, düşen kan şekeri nedeniyle tekrar acıkıyorsunuz. Yedikçe doymak yerine, daha da acıkıp daha sık yemeye başlıyorsunuz. Çok miktarda şeker ve karbonhidratlı gıda tüketmek, vücutta doygunluk hissi yaratıp yemeye engel olan leptin hormonunu baskılıyor. Bu hormon olmadan kendinizi doymuş hissetmiyorsunuz. Ve daha çok yiyorsunuz. Vücut günlük aldığı enerjinin % 60'ını sindirime harcıyor. Siz aralıksız (veya çok sık) yiyerek belkide günlük alınan enerjinin çoğunu sindirime yönlendiriyor olabilirsiniz. Bu ise vücudun yapması gereken diğer işler için enerji yetmezliğine yol açıyor olabilir. Pek çok kültürdeki oruç tutmanın mantığı buradan geliyor. Vücuda belli süre sindirim yaptırılmayarak, diğer alanlarda uğraşması için fırsat tanınıyor. Örneğin karaciğerin vücutta 400'den fazla görevi var. Siz şekerli/unlu gıdalarla onu sürekli insülin salgılaya yönlendirirseniz, vücuttaki toksik atıkları işleme ve atmaya dair çalışamamış oluyor. Başka çok ilginç bir durum daha var. Vücut stres altındayken kaçmak veya savaşmak için (fight or flight response) ilk olarak enerji kısıtlamasına gittiği yer, sindirim sistemiymiş. Yani örneğin siz birşey yediğinizde 3-4 saatte sindirecekken, belki bir günde sindiriyorsunuz. Bu ise kabızlığa yol açan nedenlerden biri. Bir diğeri ise yeteri oranda sağlıklı yağlardan tüketmemek. Çevremde sayısı azımsanamayacak sayıda kişide kabızlık olduğunu duyuyorum. Günde 1-2 kez yapılan bir eylemi haftada bir kez yapanları duydum. Bir hafta evde çöp bekletseniz nasıl çürüdüğünü ve rahatsızlık verdiğini herkes bilir. Bir hafta bağırsakta bekleyen gıdalar da orada mayalanıp çürüyor ve sizi zehirliyor. Yani bağırsak floranızın iyi durumda olup olmadığını dışkılama şekli ve sıklığından da anlayabilirsiniz. Dışkılama şekline ilişkin de pek çok bilgi var ama burada o konuya girmeyeyim :)

Aranızda sabahları dinç ve enerjik kalkan kaç kişi var ? Bence bu soruya evet diyenler çok azdır. Yorgun olmaya yol açan başka önemli bir durum ise gene şekerin başka bir etkisi. Beyindeki protein zincirlerinden biri olan Orexin'in, bizim uyuma ve uyanma döngümüzü düzenlemede önemli rölü var. Bu sinir ileticileri, vücuttaki kan şekeri değişimine karşı çok hassaslar. Kan şekerinin hızla artıp azalması (ki bu şekerli, unlu, işlenmiş gıdalar yendiğinde oluyor), Orexin'in bloklanmasına, uyartıları iletememesine ve görevini yapamamasına yol açıyor. Uyku döngüsü bozulmuş bir kişi kronik yorgun ve düşük enerjiye sahip oluyor.

Yolda giderken egsozundan kara dumanlar salan bir kamyon veya araca mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu araçlar genelde daha ucuz olduğu için benzin veya motorin yerine 10 numara madeni yağ denen bir yakıt kullanıyorlar. Havayı ne kadar kirlettikleri ortada. Ayrıca bir süre sonra araçta bozulma ve hasara yol açıyor. Yani kalitesiz yakıt zarar veriyor. Şekerli ve unlu gıdalar da vücudumuz için kötü bir yakıt. Omega-3 yağlar, sebze, et, meyve gibi gıdalarla belsendiğimizde sindirim sonucu daha temiz enerji çıkıyor ve sindirim sonucu ortaya toksik maddeler pek çıkmıyor. Oysa un ve şekerde durum tam tersi. Hızla sindiriliyor ama ortaya çıkan enerji kirli bir yakıt ve atığı çok. Bu gıdaları yiyenlerin karaciğeri, bunca atıkla o an baş edemediği için bu atıkları yağ içinde bel bölgesine depoluyor. Eğer bir şekilde çok ani kilo verirseniz, bu bölgedeki yağların içindeki toksik maddeler aniden kana karışacağı için sizi zehirleyebilir.

Şu içinde yaşadığımız bedenin ne yönleri var değil mi ? Baş döndürücü özellikleri var. İlk başta bilgi çığ gibi geliyor ama bir süre sonra işin mantığını oturtunca, bu bilgi akışı yavaşlıyor ve kendinizi daha kontrol altında hissediyorsunuz. Bu yazımın bir bölümü daha olacak. Dördüncü ve son bölümde görüşmek üzere ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 2

Taş Devri Diyeti (Paleo Diet) ile beslenmeye geçince, kendimde gördüğüm olumlu değişimlerden vazgeçmek istemedim. Çevremdeki bazı tanıdıklarım "Artık kendini iyi hissettiğine göre, eski yediklerini yemeye başlayabilirsin." dediler. Asıl konu şu. O eski yediklerim vücuduma zarar verdiği için sağlığım bozulmuştu. Tekrar o gıdalara dönmek, durumu eski haline döndürecekti ve ben bunu istemedim. Genel olarak diyet yapan insanlar bilirler. Akıldaki hayal şudur. Bir süre çoğu gıdadan uzaklaşıp ideal kiloya inmek ve sonra hiç sınırlamadan yemek yemek ama kio almamak. Tabi böyle bir Dünya olmadığı için kısa süre sonra eski kilosuna dönerler. Yaşam şekli değişikliği ile neyin anlatılmak istendiğini ben anladım. Kendinize yeni bir yol çiziyorsunuz ve aralıksız o yolda ilerliyorsunuz. İstisna yapayım dediğinizde o yoldan sapılıyor ve bir istisna bir diğerini kovalıyor. Sonra siz o değişimi yapamadığınız için kendinizi suçlayıp, duruma stres ekleyip kötüleştiriyorsunuz. Size kendi yaşadığım bir örneği anlatınca bu konudaki kararlılığımı anlayacaksınız :)  Eşim Antepli, yemek ve lezzeti onun için çok değerli. Onun elinin ürettiği lezzetleri tadmak güzel şey. Birkaç yıl önce, birlikte Antep'e gittiğimizde yediğim baklavalar o kadar güzeldi ki ben Bursa'ya dönünce neredeyse hiç baklava yemedim. Çünkü burada satılan baklavayla, oradakinin arasında uçurum vardı. Bu yıl içinde, Antep'ten kuru patlıcan vb. şeyler sipariş verip kargo ile getirttik. Sağolsun yakınlarımız beraberinde bize baklava da göndermişler. Eşim baklavaya baktı ve "Yemeyecek misin ?" dedi. Ben "Yemeyeceğim." dedim. Önceden olsa aramızda hafif ölçekli bir yarış ile bu baklava iki günde biterdi. Bu sefer evde yarışacak kimse yoktu. Eşim "Bence arada sırada istisna yapsan birşey olmaz. Ben evde yokken de yiyebilirsin." dedi. Ona bu diyeti kendim için yaptığımı ve evde olup olmamasının birşey değiştimediğini söyledim. Şaşırdı ve sanırım beni pek anlamadı. Şimdilerde çevremdekiler beni böyle kabul ettiği için, beni evlerine davet ettiklerinde, benim yiyebileceğim yiyecekler hazırlıyorlar. Böyle arkadaşlarım olduğu için çok şanslıyım.

Yediklerimiz ruh halimizi belirliyor. Buna en iyi örnek olarak şunu verebilirim. Bir arkadaşımın babası gergin ve sinirli bir yapıya sahipmiş. Bu yapısı nedeniyle aile bireyleri, evde kavga çıkmasın diye ekstra çaba harcıyormuş. Neden sonra bir şekilde hastaneye gitmesi gerekince şeker hastası olduğu ortaya çıkmış. Tatlı şeyleri yemeyi azaltınca bambaşka bir insana dönüşmüş. Çok daha sakin bir kişi olmuş. Yani yıllarca yediği gıdalar onu farklı bir insana dönüştürmüş ve sadece kendisini değil, ailesini de pek çok mutluluktan bilmeden alıkoymuş. Yakınlarda öğrendim ki arkadaşımın babası tekrar şeker ve unlu gıdalar tüketmeye başlamış. Ciddi bir görme kaybı oluşmuş. Bu durumu anlamak gerçekten çok zor. Bir gıda sizin vücudunuz üzerinde bu denli kötü etkiye yol açıyor ve siz hala o gıdayı kullanmaya devam edebiliyorsunuz. Sanırım bağımlılık bu olsa gerek. Kokainden sekiz kat fazla bağımlılık yapan bu gıda vücudunuzu ele geçiriyor, sizin ruh halinizi ve nası davranacağınızı belirliyor.

Çok daha çarpıcı bir örnek vereyim. Geçen gün bir arkadaşım ile sohbet ediyordum. Arkadaşımın bir buçuk yaşında bir oğlu var. Anne sütü alırken çok uyumlu ve mutlu olan oğlunun, şimdilerde hırçın olduğundan, yapısının tümüyle değiştiğinden bahsetti. Bebeği, anne sütünden sonra ek gıdaya geçince doktor inek sütü, Cicibebe bisküvisi ve bazı hazır mamaları önermiş. Anne, doktorun bu önerisinin dışında bazı çorbalar ve püreler de vermiş oğluna. İlk başlarda bu çorba ve püreleri yiyen çocuk, son dönemlerde bunları yememeye ve kusmaya başlamış. Oysa süt ve Cicibebe'yi hiç sorunsuz tüketiyormuş. Şimdi sadece süt ve bisküvi karışımını yemeye ve diğerlerini yememeye başlamış. Son dönemlerde sinirli ve huysuz bir ruh halindeymiş. Çokça orta kulak iltahabı olmuş. Bir buçuk yaşındaki bir bedende şeker ve unun etkileri ne kadar rahatlıkla gözlemleniyor değil mi ?

Peki şeker ve un (ya da glutenli gıdalar ki bunlar vücutta şeker gibi davranıyorlar) bu denli bağımlılık yapıcı bir etkiye sahipse, ondan nasıl kurtulacağız ? Kesinlikle irade ile değil. Daha doğrusu iradenizi bir miktar kullanmanız gerekecek ama asıl değişimi sağlayan şey, doğru yağları tüketmeniz. İnsanın gıda piramidinde ilk sırada yağlar yer alıyor. Daha da ilginci doğru yağlardan yedikçe fazla kilolarınızdan da kurtuluyorsunuz. Kulağa garip geliyor ama bu konudaki örnekler o kadar çok ki. Bu konuda yazılmış kitap bile var. Eskiden kırmızı etteki yağları ve tavuğun derisini yemezdim. Şöyle bir düşününce pek yağ tüketmediğimi gördüm. Vücutta çok önemli yeri ve görevi olan yağlar olmadan gene iyi idare etmişim. Omega-3 içeren yağları bolca tüketince, şekerli ve unlu gıdalara olan istek azalıp bir süre sonra yok oluyor. Hem de bir hafta içinde. Yok artık diyebilirsiniz. Neden daha önce kimse bunu size söylemedi değil mi :) Ben de öyle düşündüm. Bu kadar basit bir çözümü neden bilmiyordum. Neyse artık biliyorsunuz. Önemli olan bu. Omega-3 içeren yağlar hangileri ? Çiğ badem, ceviz gibi kuru yemişlerin içindeki yağlar (marketten alınmamış olmalı), köy tereyağı, sadeyağı, avokado, vahşi balıkların yağları (çiftlikte yetiştirilen olmayacak), soğuk sıkım zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, endüstriyel çiftlikte yetişmeyen hayvanların vücutlarındaki yağlar (yani kuyruk yağı dahil, eskiler bu işi biliyormuş dedirten bir durum). Kimilerinizin "Demet bunların bazıları damar tıkanıklığı yapmıyor mu?" dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, damar tıkanıklığı yapan bu yağlar değil. Bu konu hakkındabu bu ve şu yazıya bakabilirsiniz. Damar tıkanıklığına yol açan şeker, gluten (unlu gıdalar) ve işlenmiş gıdalardaki omega-6 yağları. Doktor Mark Hyman'ın bu yazısında, bu alanda yapılmış bazı deney grupları ve sonuçları var. Yani son 100 yıldır yediğimiz gıdaların büyük bölümünün zararlı gıdalar olduğunu görüyoruz. Bence bu kadar çok zararlı faktöre karşı vücudumuz gene iyi mücadele ediyor. Nasıl mükemmel bir tasarım olduğunu buradan bile görebiliriz.

Yeterince sağlıklı yağ tüketip tüketmediğinizi şu şekilde anlayabiliyorsunuz. Kuru, kaşınan bir cildiniz varsa, kolay kırılan, katmanlarına ayrılan tırnağınız varsa, sert ve ağrıyan eklemleriniz varsa, hafızanız zayıfsa, bir konuya odaklanmakta güçlük çekiyorsanız, kilo alıyorsanız bu belirtiler yeterince yağ tüketmediğinizi işaret ediyor. Ben cilt kuruluğu, tırnak kırılması, hafıza konusunda belirtiler gösteriyordum. Hatta bir gün yüzüm için krem almaya gittim. Krem türlerini gösteren bayan, yüzümde bir kremden denedi ve gözlerindeki büyümeyi gördüm :) "Normalde bu miktar yeterli oluyor ama sizin cildiniz o kadar hızlı emdi ki miktar yeterli gelmedi." dedi. Ben o cildi içeriden hiç beslememişim ki dıştan sürülen krem yeterli gelsin :) Şimdi bakınca tüm taşlar yerine oturuyor. Ablam geçenlerde bana "Eskiden kilo almayayım diye tereyağını çok az tüketirdim, senin yediğin tereyağı miktarını gördükten sonra korkusuzca yemeye başladım." dedi :) Ona ilham vermişim, ne güzel.

Anlayacağınız yediklerimiz hayatımızı şekillendiriyor. Size bir soru sormak istiyorum. Sizce neden çevremizdeki pek çok kişi depresyon ilacı kullanıyor veya tüp bebek tedavisi görüyür ? Averaj bir insan özelliği olan çocuk sahibi olabilme özelliği, neden bu kadar çaba ve bütçe harcanması gereken bir duruma dönüştü ? Bu iki konunun kökeninde de yanlış beslenme yer alıyor. Yanlış beslenme sonucu bağırsak yapısı bozuluyor ve sızıntılı bağırsağa (leaky gut) dönüşüyor. Bağırsak duvarının sızdırmaz yapısı bozuluyor ve bağırsak duvarı arasında boşluklar oluşuyor. Bu boşluklardan sindirilmemiş gıdalar kana karışıyor. Oysa kan içinde bu maddelerin asla yer almaması gerekiyor. Kan yolu ile beyne taşınan bu maddeler, beyinde toksik atık olarak birikiyor. Beynin olması gerektiği gibi işlemesini engelliyor. Böylece insanın depresyona girmesine yol açıyor. Bu değişim yavaş yavaş olduğu için kişinin kendisi pek farkına varamıyor. Yıllar içinde süreç gittikçe kötüleşiyor. Kana karışan bu maddelerin zararı bunla bitmiyor tabi. Sadece depresyona girmekle kalmıyorsunuz, ayrıca otoimmün hastalıklar (bağışıklık sistemi hastalıkları) yaşamaya başlıyorsunuz.

Otoimmün hastalık ne mi ? "Bir canlının savunma sisteminin, kendi vücut hücrelerine de saldırması ve kendi vücut hücreleri yok etmeye çalışması. Bağışıklık sistemimiz, bizi zararlı maddelerden, bakteri, virüs, mantar gibi mikroorganizmalardan, toksinlerden korumaya yönelik programlanmıştır. Vücudumuza giren her madde bağışıklık sistemimiz tarafından değerlendirilir, yabancı ve zararlı olanlar ayıklanır ve yok edilir. Bağışıklık sistemimizde yabancı olarak algılanan ve yok edilmeye çalışılan maddeye maruziyet çok artarsa aşırı yüklenme başlar." Yani kana karışan bu gıda parçalarını gören bağışıklık sistemi, bu sıra dışı durum ile savaşmaya başlıyor. Günde 3-5 kez yemek yediğinizi ve bağırsağınızın günde 3-5 kez bu sindirilmemiş gıdaları kanınıza sızdırdığını düşünün. O bağışıklık sistemini, her gün bu sıklıkla çalıştırıyorsunuz ve o sistem bunun üstesinden gelememeye başlıyor. Mesela hangi hastalıklar otoimmün hastalıklardır ?  Seksende fazla türü olmakla birlikte başlıca otoimmün hastalıklar Romatoid Artrit, Multipl Skleroz (MS Hastalığı), Tip 1 Şeker Hastalığı, Sedef Hastalığı, Haşimato Hastalığı, İltihaplı Bağırsak Hastalığı, Damar İltihabı (Vaskülit), Lupus Hastalığı, Grave Hastalığı, Miyasteni (Myasthenia Gravis).

Özetle otoimmün hastalıklarda, vücut kanda olmaması gereken bu yabancı maddelere savaş açıyor. Bağışıklık sistemi kendince bu durumu düzeltmeye çalışıyor. Bağırsakların sızıntılı yapısı önlenmedikçe bu yabancı madde girişi durmuyor. Vücudun başlattığı bu savaştan vücut organları etkileniyor. Örneğin bende uyuşukluk oluştu. Kullanmam önerilen ilaçlar vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ve savunma amaçlı çalışmasını önleyen ilaçlar. Bağışıklık sistemi devre dışı olunca belki vücut uyuşmuyor ama diğer tüm hastalıklara karşı da savunmasız kalıyor. Yani ilaç bu konuda çözüm değil bence. Bizim o bağışıklık sistemine ve bu sistemin düzgün çalışmasına gereksinimimiz var. İnsan vucudu çok karmaşık ve harika işleyen bir sistem. Uygun şartlar sağlandığında kendini tümüyle yenileyebilen ve iyileştirebilen bir mekanizma. Bizim tek yapmamız gereken ona uygun şartları ve besinleri sağlamak. Gerisini o hallediyor zaten. İlaçlar genelde hastalığı iyileştirmek üzere değil, hastalık belirtilerini yok etmek üzere tasarlanmış durumda. Örneğin başınız ağrıdığında, ağrı kesici alıyorsunuz. Bir süre sonra ağrıyı hissetmiyorsunuz ama ağrı vücutta devam ediyor. O ağrıyı oluşturan nedenler hala var olmaya devam ediyor. Aslında ağrı kesici almak, sadece kendimizi kandırma yöntemi. Sizin artık hissetmiyor olmanız birşey değiştirmiyor. İnsan vücudunu hala tümüyle çözümleyememiş durumdayız. Bu nedenle kullandığımız ilaçlar bazı alanlarda bizi rahatlatsa bile, yan etkileriyle başka alanlarda zarar veriyor. Vücudun milyonlarca yıldır oturttuğu işleme şeklinde, ilaç kullanma gibi kestirme yollar yok bence. "Demet ne öneriyorsun ?" diyor olabilirsiniz. Okuduklarımdan ve deneyimlediklerimden öğrendiğim şu. Hepimiz belli oranda kendi doktorumuz olacağız. Bu 3-5 yılımızı alabilir ama zamanımız var, öyle değil mi ;) Yediklerimize dikkat edeceğiz. Örneğin belirli bir gıdayı yediğimizde, vücudumuz çok gaz yapıyorsa, bu belirti vücudumuzun bu gıdayı iyi bir şekilde sindiremediğini gösteriyor. Belirli bir gıdayı yedikten sonra kendinizi çok yorgun hissediyorsanız, o gıda sizin için faydalı bir gıda değil demektir. Yani vücudumuzu gözlemleyeceğiz ve tanıyacağız. Çok çarpıcı bir örnek vereyim. Beslenmemi değiştirdiğimden beri bir kez bile grip olmadım. Bağışıklık sistemim gereksiz konularla yorulmadığı için, dıştan gelen virüslerle mücadele edebiliyor ve asıl görevi olan konulara odaklanıyor.

Tıpta branşlaşma vücudun geneline bakışı engelliyor. Bununla ne demek istiyorum. Bir örnek üzerinde açıklayayım. Benim beş-on yıldır ara ara gözüm kaşınıyordu. Epey zaman önce doktora gittim. "Neden oluyor bu kaşıntı ?" dedim. Doktor bana "Oluyor." dedi. Cevap pek açıklayıcı değildi. Bana gözü steril edici bir damla yazdı. "Bunu kullan. Gene olur ama bir süre rahatlarsın." dedi. Geçen yıl öğrendim ki bağırsaktaki zararlı bakterilerin (örneğin Candida) vücutta etkin olması nedeni ile gözde böyle kaşıntıya yol açıyormuş. Şimdi göz doktorunun uzmanlaştığı alan göz, bağırsaklar değil. O doktora bu bağırsak-göz ilişkisi öğretilmediyse bana nasıl yardımcı olabilir ? Gerçekten de damlayı kullanmayı bitirince kaşıntı tekrar başladı. Fonksiyonel tıp (bu linkten konuya dair detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz) adı altında tüm vücudun birbiri ile ilişkisini bilen bir tıp alanı var. Bu alan insan vücuduna bütünsel yaklaşım (holistic approach) gösterdiği için 5-10 farklı alandaki doktora değil, bir doktora gidiyorsunuz ve o doktor sizi yapmanız gereken şeyler konusunda yönlendiriyor. Belli alanda uzmanlaşan doktorlar gerekli değil demiyorum ama ilk başvurmamız gereken nokta onlar değil bence. Benim göz kaşıntıma ne mi oldu ? Beslenmemi değiştirdiğimden beri çok azaldı. Bir süre sonra hiç kalmayacağına inanıyorum. Gaps kitabında, düzgün beslenince vücudun kendini tümüyle toparlaması iki yıl sürer diyordu. Sanırım gidilecek biraz daha yolum var.

Öğrendim ki doktorların sihirli değnekleri yok. Herşeyi onlardan beklemememiz gerekiyor. Bu vücutta yaşayan biziz ve onu herkesten iyi tanımak bizim görevimiz. Bu bilince kırk yaş öncesinde ulaşmayı isterdim ama zararın neresinden dönsem kar :) Kendi kendimin basit seviyede doktoru olduktan sonra bazı şeylere dikkat etmeye başladım. Örneğin Gaps kitabından öğrendiğim şu bilgi çok işime yaradı. Vucudun düzgün çalışması için belli minerallere de gereksinimi var. Magnezyum bunlardan biri. Magnezyum (vücutta daha iyi emildği için özellikle magnezyum sitrat) kasların gevşemesini sağlayan bir mineral. Ve sizin yediğiniz gıdalardan aldığınız her bir şeker molekülü, vücudu terk ederken 26 tane magnezyum molekülünü kendine bağlayıp gidiyor. Bu ne demek ? Siz magnezyum içeren gıdalar alsanız bile, yediğiniz şekerli gıdalar, o magnezyumu kullanmanızı engelliyor ve o mineral kendini tuvalette buluyor :) Peki yeterli magnezyum alamayan size ne oluyor ? Hayatın eklediği stres karşısında vücudunuz gevşeme olanağı bulamıyor çünkü onun için gerekli magnezyum yok. Siz gerildikçe geriliyorsunuz. Stres seviyesi artıyor. Akşam yeterli uyuyamıyorsunuz ya da dinlendirici bir uyku olmuyor. Sabah yorgun ve isteksiz kalkıyorsunuz. Yataktan kendinizi söküp almak için sadece iradenize yükleniyorsunuz. O irade sizi nereye kadar götürebilirse artık ! Ama tek seçeneğiniz bu değil. Başka yollar da var. Bu döngüyü kırabilirsiniz ve bunun için gerekli olan şey irade değil. Güzel bir haber değil mi :)

Yazıma burada ara vereyim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Dağda bu köşe koltukla karşılaştık. Konforuna düşkün insanlar var aramızda :) Oraya çıkarıp koymak kimin fikriydi bilemiyorum. Açık havada olduğu için biraz kirliydi. Ucundan ilişip poz verdim. Fotoğraf: Aykut Güngör

Dağda bu köşe koltukla karşılaştık. Konforuna düşkün insanlar var aramızda :) Oraya çıkarıp koymak kimin fikriydi bilemiyorum. Açık havada olduğu için biraz kirliydi. Ucundan ilişip poz verdim.

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

neden doğum fotoğrafı yerine yenidoğanları fotoğraflamayı seçtim

Hem doğum fotoğrafları hem de yenidoğan fotoğrafları çekmiş biri olarak, iki alan hakkında fikrim var. Bir süre doğumları fotoğrafladıktan sonra bu alanı bırakıp yenidoğan fotoğraflarına yönelmeye karar verdim. Bunun birkaç nedeni var. İlki hastanede gerçekleşen doğum süreçlerinde anne bir ameliyattan çıkmış oluyor ve hareket edebilmekte zorlanıyor. Etrafında hemşiresinden ziyaretçisine pek çok kişi oluyor. Bebeğini kucağına alıp ona karşı hissettiği duygulara tam odaklanacakken kapı çalıyor ve içeri hemşire girip ölçüm yapıyor. Tam bebeğini annenin kucağında düzgün bir açı ile konumlandırmışken kapı çalıyor ve ziyaretçiler geliyor. Gün bu modda ilerliyor. Arada zar zor uygun bir 5 dakika bulunca, fotoğraf karesine annenin koluna takılı plastik kablolar ve hastane yatağı giriyor. Hadi bunu da geçelim, tam fotoğraf çekeceğim anda bebek, yeni doğduğu için sürekli acıkıp emmek istiyor, ememediğinde ağlıyor. Sonuç olarak hayalimdeki anne, baba ve bebek duygusallığını anlatan kareler bir türlü şekillenemiyordu.

Yaşadığım bu durumlar karşısında bir fotoğrafçı olarak bir aileye yıllarca bıkmadan ve keyifle bakabileceği duygu dolu fotoğraflar nasıl bırakabilirim diye düşündüm. Cevap alan ve ortam değişimiydi. Yani doğumları değil, yenidoğan fotoğrafları çekersem istediğim tarzda fotoğraflar çekebilecektim.

Yenidoğan fotoğraf çekimlerinde sadece siz ve ben varım. Kapıyı çalan yok, mutlu bir ortamda bebeğiniz ve duygularınızla dolu dingin dakikalar var. Fotoğraf çekim hızını bebeğiniz belirliyor. Sizin tek yapmanız gereken bebeğinizle gelmek oluyor. Ben gerekli aksesuar ve bebek giysilerine sahibim.

Doğumdan sonraki ilk on gün içinde yenidoğan fotoğraflarını çekmek en ideali. Doğumdan sonraki bu sürede, siz ve bebeğiniz kendinize gelmiş ve ameliyat etkilerinden sıyrılmış oluyorsunuz. Bebeğinizin kordon bağının düşmüş olup olmaması, fotoğraf çekimi için bir engel değil. On gün içinde bebeğiniz ilk banyosunu yapmış, belirli bir emme rutini oturtmuş ve aranızda güzel bir bağ oluşmuş oluyor. Bebeğinizin en küçük olduğu, avcunuzun içine sığdığı, hayatınızın yeni bir dönemine geçtiğiniz bu zamandan geriye bırakılabilecek en değerli şey fotoğraflar.

yedidogan bebek fotografi

Yenidoğan fotoğraf çekimine karar vermek için doğum öncesinde görüşmek çok önemli. Bu şekilde sohbet etme fırsatımız olur. Bu sohbet sırasında konuştuğumuz ve sizin bebekliğinizden kalan bir oyuncak veya battaniye fotoğraf karelerine girebilir. Hamileliğinizin yedinci ayına kadar yenidoğan fotoğrafını netleştirmenizi öneririm. Eğer bu karar hamileliğin son günlerine kalırsa ya da daha da olumsuzu, doğum sonrasına kalırsa belki hiç böyle fotoğraflarınız olmayabilir. Çünkü doğum sonrası hayatınız 24 saatlik değil 3 saatlik döngülerden (emzir, gazını çıkart, altını değiştir ve uyut :) oluşacak. Siz, gün nerede başlıyor ve nerede bitiyor bilemeyeceksiniz. Aklınıza fotoğraf çekimi geldiğinde, bebeğiniz bir buçuk aylık olacak ve çok geç kalınmış olacak. İlk on gün bebeğinizin en derin ve uzun uyuduğu bir dönem. Ayrıca vücutlarının en esnek olduğu dönem. Bu şekilde uyurken onları farklı şekillerde fotoğraflama fırsatım oluyor. İlk on günden sonra bu özelliklerini yavaş yavaş yitirmeye başlıyorlar.

yenidogan bebek fotoğrafi bursa
yenidogan bebek gulumserken
Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bebeğinizi tek değil sizinle de fotoğraflıyorum. Anne-baba-bebek içeren örnek fotoğraflara buradan bakabilirsiniz. Bu yazımda sadece bu tatlı bebeğin kalp eriten fotoğraflarına yer verdim. Fotoğraf çekmeyi ve yenidoğan bebek fotoğrafı çekmeyi çok sevmemin nedenini anlayın istedim. Bu tarz fotoğraflar ne yazık ki doğum fotoğrafı çekerken oluşamıyor ve bir fotoğrafçı olarak beni heyecanlandıran fotoğraflar, bu tarz fotoğraflar. Yenidoğan fotoğrafları bence bebeğiniz büyüyüp yetişkin olduğunda en seveceği fotoğraflar. Hayata başlangıcın, en küçük oldukları dönemin estetik ve sıcacık fotoğrafları.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

bursa yenidogan bebek fotografi lacivert tulum

Sıcacık demişken, fotoğraf çekimi ortamı bebeğinizin üzerinde battaniyesi olmadan uyuyabileceği bir sıcaklıkta. Yani yetişkinler için biraz sıcak bir ortam. Bazen anneler, bebeklerini bu kadar küçükken evden çıkarmak konusunda endişe edebiliyor. Endişe edecek hiçbir şey yok. Ben onların rahat edecekleri ortam şartlarını ayarlıyorum.

bursa yenidoğan bebek fotografi mavi tulum

Yenidoğan bebek fotoğrafı çekmek deneyim ve bilgi gerektiriyor. Bu alanda kendimi geliştirmem zaman aldı. Eski günleri hatırlıyorum. Aklımda çok beğendiğim fotoğraf kareleri vardı. Ama bebeği nasıl tutup şekillendirmem gerektiğini bilmediğim için o fotoğrafları çekemedim. Ben denerken bebeğin uykusu açıldı ve ağlamaya başladı. Ve ben panik oldum ve denemeyi bıraktım. Ya da ben panik olunca anne de panik oldu. Herkes panik olunca bebek daha çok ağlamaya başladı :) Bebekler ortamdaki duyguları hepimizden daha iyi sezebiliyorlar. Biz duygularımızı istemesek te onlara bulaştırıyoruz. Ortamda endişeli veya panik biri varsa bebek uykuya dalamıyor örneğin. Benim yapım orijinalinde sakin. Artık bebekleri daha iyi tanıdığım ve daha iyi iletişim kurduğum için ortamın duygu durumunu ben belirlemiş oluyorum. Gaz sancıları olmadığı sürece sakin bir şekilde uyuyorlar. Bazen gözleri açık fotoğraflar da çekiyorum.

Fotoğraf çekiminde kullandığım aksesuar ve giysilerin doğal görünümlü olmasını seviyorum. Yeryüzü renklerinde ve bebeğinizin yüzünün önüne geçmeyecek tonlarda. Bu alanda düzgün giysi ve aksesuar bulmak geçen yıllara kadar epey zordu. Bazı bebek giysilerini Polonya'dan aldım :) Neyseki son yıllarda ülkemde bu alanda bir atılım var. Bazen giysilerde yenidoğan bebek boyutunu tutturmakta zorlanabiliyorlarsa da hiç olmamasından iyidir.

Yeni doğan bebekler geleceğimiz. Onlara zaman içinde dondurulmuş özel anlar bırakabilmek, yıllar geçtikçe değeri hep artacak bu anlara, tekrar tekrar bakacaklarını bilmek güzel şey. Hoşçakalın ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 1

Yaklaşık 1,5 yıldır taş devri (paleo) diyeti ile besleniyorum. Bu nasıl bir diyet diyecek olursanız, mağarada yaşayan atalarımızın avcı-toplayıcı beslenme tarzına uygun gıdalar tüketiliyor. İnsanın yeryüzünde beş milyon yıl gibi bir geçmişi var. Bu geçmişin son 10.000 yılında yerleşik hayata geçen, tarım ve hayvancılık yapmaya başlayan insanların, bu değişimlerle birlikte beslenme şekli de ciddi şekilde değişmiş. Hayatlarına tahıllar, şeker ve süt ürünleri girmiş. Bu yeni gıdaları sindirebilmek için yeterli biyolojik değişimi henüz yaşamadığımız için hala beş milyon yıllık beslenmeye uygun bir sindirim sistemimiz var. Peki 10.000 yıldır pek karşılaşılmayan ama son 150-200 yıldır bir patlama görülen çeşitli hastalıkların kaynağı ne ? Umuyorum ki yazım size beslenme hakkında genel bir fikir verecek ve aklınızdaki bazı soruları cevaplayacak.

Taş devri diyetinde un, şeker, süt ürünleri, bazı yağlar (margarin, ayçiçek, soya, fındık vb.) ve işlenmiş gıdalar yok. İşlenmiş gıda demek, marketten aldığımız ve raf ömrü çeşitli kimyasallarla normalinin çok üzerinde uzatılmış olan gıdalar. Makarna, bisküvi ve neredeyse market raflarındaki tüm ürünler. İşte bunu duyunca insanı bir buhran basıyor. Eeee nereden alış veriş yapacağız o zaman diye düşünüyorsunuz. Stres yapmayın. Hepsine tek tek değineceğim. Öncelikle küçük bir örnek vereyim. Birkaç yıl önce köylü pazarından kuru fasulye aldım. Aradan bir ay falan geçti. Tatil dönüşü mutfakta onlarca böcekle karşılaştım. Nereden geldiğini araştırınca, mutfak dolabının rafındaki doğal kuru fasulyenin böceklendiğini gördüm. Poşette yüzlerce böcek vardı ve poşeti onlarca yerinden delip dışarı çıkmışlardı. Hemen yanında duran marketten aldığımız nohuta, makarnaya ve gofrete hiç dokunmamışlardı. Çok daha karışık bir yapımız olmasına karşın, bir böceğin sahip olduğu hangi besini yeme ve hangi besinden uzak durma içgüdüsüne sahip değiliz. Bu örneği anlatmamdaki neden şu. Eğer bir gıdanın üzerinde böcek veya kurt varsa organiktir, ondan alabilirsiniz :) Neticede biz ayırt edemiyoruz, bari ayırt edenden faydalanalım. Yaşadığım bu örnek sonrasında aklıma takılan soru şu oldu. Peki içeriği sadece nohut olan ve içinde başka birşey olduğu yazmayan bu paket, market rafında 1-2 yıl bekliyor ve nasıl böceklenmiyor ? Cevabı şuymuş. Bu tarz gıdalar paketlenmeden önce üzerine antibiyotik spreyler sıkılıyormuş. Yani böceğin yaşayamayacağı bir ortam yaratılıyor. Peki böceğin yaşayamayacağı bu kimyasallı gıdayı yediğimde bana ne oluyor ? Ağızdan başlayıp, anüste sonlanan sindirim hattını hasta etmiş oluyorsunuz. Tabi bu öyle iki günde olmuyor. Kimisinde iki yılda, kimisinde yirmi yılda belirgin bir hastalık olarak ortaya çıkıyor.

Benim beslenmemi değiştirmek konusunda aldığım keskin kararı işte böyle bir hastalık verdirdi. Bir sabah uyandığımda vücudumun yüzde sekseni uyuşuktu ve karıncalanıyordu. Ne olduğunu anlayamadım. Akşam sapasağlam yatıp, sabaha neden böye kalktığımı çözümleyemedim. İki gün bekledim belki geçer diye ama geçmedi. Üçüncü günü doktora gittim. İlk doktor hayattan vazgeçmiş gibiydi. Bunu görünce başka bir doktora gittim. İkinci doktor bazı testler yapıp, bana antidepresan ilaç yazdı. Doktor akrabalarıma ve arkadaşlarıma danıştım. Bana o ilacı kullanırsam, hastalık belirtilerinin sonlandırılabileceğini ve hastalığın ne olduğunu anlama şansımızın kalmayabileceğini söylediler. İlacı içmedim. Üçüncü doktora gittim. İnsanın o haldeyken kendini anlayan ve yönlendiren birisine denk gelmesi, ilacın ta kendisi bence :) Üçüncüde doğru doktora denk gelmiştim. Bu doktor pek çok test ve ölçüm yaptı. Beynimde ve omuriliğim üzerinde plak denen bölgeler varmış ve bu bölgelerde, sinir hücrelerinin üzerini kaplayan ve miyelin adı verilen katman sertleşmiş. Elektrik akımının geçişini bloklamış. Uyuşukluk bundan dolayı oluşmuş. Doktorum bana hastalık hakkında bilgi verdi ve istersem bazı ilaçlar kullanabileceğimi söyledi. Nasıl ilaçlar ve ne kadar süre kullanmalıyım dedim. İğne formunda, her gün veya iki-üç günde bir vurmam gerektiğini ve ömür boyu kullanmamı önerdi. Bende o anda filim koptu. Her gün ve ömür boyu iğne. Başka yolu yok mu dedim. Modern tıbbın bu alandaki çözümü şimdilik bu dedi. Peki bu ilaçlar, bu tarz bir uyuşukluğun oluşmasını önler mi dedim. % 30'a kadar önler ve atak sürelerinin arasını açar ama tümüyle engellemez dedi. İlaçların bir hayli yan etkisi de vardı. İçimdeki sesi dinledim ve ilaç almamaya ve alternatif bir yöntem aramaya başladım. Uzatmayayım, yurt dışından ulaştığım kaynaklar, beslenme ve yaşam şekli değişimi ile ilaç kullanmadan bu tarz hastalıkların iyileştirilebileceğini yazıyordu. Ne kaybederim dedim ve ertesi gün hayatımdan ekmeği, şekeri çıkardım. Daha ilerleyen dönemde süt ürünlerini de çıkardım. Altı ay sonra çektirdiğim MR'da beynimdeki plakların geçmiş olduğu, bel ve boyundakilerin henüz geçmediğini ama aktif olmadıkları ortaya çıktı. Bir buçuk yıl kadar sonraki MR'da yeni eklenen plak olmadığı görüldü. Boyun ve beldekilerin de geçeceğine inanıyorum. Bu işin mr yönü. Bir de beslenme değişiminin vücudumda hissettirdiği değişimlerden bahsedeyim. 

Ben eskiden oldum olası tatlı ve unlu gıdalara düşkündüm. Ve tabi ki şekerin, kokainden 8 kat fazla bağımlılık yaptığını bilmiyordum. Şaşırtıcı değil mi ? Birinin satışı yasak, diğeri daha tehlikeli ama her yerde satılıyor. Ben o dönemler kahveyi bile yanında kurabiye yemek için bahane olarak kullanıyordum. Yemediğimde canım unlu, şekerli gıdaları çok çekiyordu ve bu nedenle düzenli olarak tüketiyordum. Baklava en sevdiğim şeydi. Yani aslında şeker bağımlısıymışım ama haberim yokmuş.

Beslenmemi değiştirirken ve sonrasında o kadar çok sağlıkla ilgili yazı okudum ki, belkide 1,5 yılda bir üniversite bitirmiş olabilirim :) Herşeyin orijinal adını ezberleyemesem de konunun ana temasını anladım. Size kısaca özetleyeyim.

Biz üzerinde ve içinde milyonlarca bakteri yaşayan canlılarız. Bir nevi midye kabuğu gibiyiz ve üzerimizde ve içimizde bu mikro canlıları taşıyoruz. Bu canlılar bizim kim olduğumuzu, ruh halimizi, sağlığımızı belirliyor. Cildimizin üzerinde, ağzımızda, gözümüzde, bağırsaklarımızda bunlardan çok sayıda var. Biraz daha anlaşılabilir olsun diye başka bir ölçü birimiyle yazayım. Bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin toplam ağırlığı 2 kg civarında (evet doğru okudunuz ;) Bağırsaklarımızda yaşayan iki ana tür bakteri grubu var. İyi huylu bakteriler ve kötü huylu bakteriler. İyi huylu bakterilerin düzgün çalışmasıyla bağışıklık sistemimizin %80'i sağlanıyor. Neeee, sağlıklı olmamı bakteri mi sağlıyor !! Evet. Hatta bu bakteriler savaş zamanı gibi gıdanın az ve çeşitsiz olduğu dönemlerde vitamin bile üreterek hayatta kalmamıza yardımcı oluyorlarmış. Yani bakteri deyip geçmemek gerekiyor. Burada hassas nokta şu. Bağırsakta güçlü olan grubun, iyi huylular olması gerekiyor. Bu durumda kötü huylu bakteriler, iyi huylulara bazı alanlarda yardımcı bile oluyor. Ama siz kötü beslenirseniz, kötü huylu bakteriler vucutta etkin oluyor ve filim orada başlıyor. Şeker, gluten, süt ürünleri kötü huylu bakterilerin beslenmeyi sevdiği gıdalar. İyi huylu olanlar ise sebze, protein, yağ ve meyvelerle besleniyor diyebiliriz. Size çok genel haliyle anlatıyorum. Bu şekilde akılda daha çok kalacağını düşünüyorum.

Eski beslenmemde canım tatlı birşey çektiğinde vücudumda ne oluyormuş yazayım. Kötü huylu bakteriler acıktığında salgıladıkları kimyasallarla vagus siniri yardımıyla beyne direktif gönderiyorlarmış. Kendi gıdalarından yenmesi konusunda bizi yönlendiriyorlarmış. Oysa biz canımızın tatlı çektiğini düşünüyoruz. O bakteri bizi parmağında oynatıyor yani :) Bu gıdalar sadece kötü huylu bakterileri beslemekle kalmıyor, ayrıca kan şekerimizi çok hızlı yükseltiyor. Kan şekerinin çok hızlı yükselmesi vücudu alarma geçiriyor ve yağ yapıcı hormon olan insülin salgılanarak kandaki şeker oranı düşürülüyor. Kandaki şeker düşünce tekrar acıkıyoruz. Tekrar aynı şeylerden yedikçe bu tehlikeli döngü devam ediyor. Peki insülinle bağlanan şekere ne oluyor. O bel bölgesinde yağ olarak depolanıyor. Eskiden 2-3 saatte bir acıkırdım. Eğer bu açlık 4-5 saati geçerse elim titremeye başlar ve çok sinirli olurdum. Beslenmemi değiştirdikten 6 ay sonra farklı bir Demet ortaya çıktı. Sabah yaptığım yeni kahvaltımdan sonra 6-8 saat birşey yemesem bile kan şekerim düşmüyor, elim titremiyor, sinirli olmuyorum. Hatta genel olarak ruh halim daha pozitif oldu. Bunun nedeni yeni gıdalarımın kan şekerimi aniden değil, yavaş yavaş yükseltip sonrasında ise yavaş yavaş düşürüyor olması. Yani ideal olan durum gerçekleşiyor. Dolayısı ile sık sık acıkmadığım için günde 2 bazen 3 kez yemek yiyorum. Kilolu olsaydım o arada kilo da vermiş olacaktım. Keza spor yapmadan sadece beslenme değişimi yaparak 60-80 kilo verenler var.

Eminim herkeste şimdi merak başlamıştır ne yediğime dair.

Kahvaltım: Bir rafadan yumurta (serbest dolaşan tavuktan), iki su bardağı hacminde salata (mevsim sebzelerinden), bir avuç çiğ badem, bir yemek kaşığı dolusu köy tereyağı, 8-10 tane zeytin. Bazen bu liste biraz değişebiliyor ama genel olarak böyle. Sabah saat 10 gibi bunu yiyorum.

Öğlen bir adet Türk kahvesi içiyorum.

Öğleden sonra atıştırmalığım: Saat 4 gibi bir bardak hacminde meyve ve 10-15 tane ceviz kırıp yiyorum.

Akşam yemeğim: Saat 7-8 gibi etli sebze yemeği veya balık+salata veya kemik suyundan yapılmış çorba+turşu yiyorum. Bu liste değişkenlik gösteriyor, bunların dışında şeyler de olabiliyor.

Asıl ilginç olanı söyleyeyim. Bu beslenmeye geçtikten altı ay sonra kendimi çok daha enerjik hissetmeye başladım. Beynimdeki sis perdesi kalktı. Daha önce böyle bir perde olduğundan haberim bile yoktu. Ancak gidince farkı anlayabildim. Zihnim daha berrak. Algım açık. Genel olarak daha mutluyum.

Bu beslenme tarzına paralel olan ve çok faydalı bilgilerin anlatıldığı, içinde yemek tarifleri de olan bir kitap var. GAPS Bağırsak ve Psikoloji Sendromu İçin Doğal Tedavi Yöntemi. Bu kitabı lütfen alıp okuyun. Kitabı sadece bu link üzerinden alabiliyorsunuz. Kitapçılarda bulunmuyor. Bana bir arkadaşım verdi. Bir süre öteleyip okumadım :) Sonra arkadaşımın ısrarlarına dayanamayıp okudum. Aman Tanrım nasıl bir kitap bu. Cevap aradığım her türlü bilgi içinde var. Kitaptaki istenen ve istenmeye gıdaları listeleyip, buzdolabına astım. Alış veriş yaparken bu listelerden kontrol ettim.

Bölüm biri burada keseyim. Bölüm ikide görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

kırk sallıyor

Otuzlu yaşlarımın başında, evde yapılan bir nişan fotoğrafı çekiminde, damadın annesi evdekiler ile sohbet ederken "En çok kırklı ve ellili yaşlarımı sevdim. Yirmiler ve otuzlar ne istediğimi bilmeden ve özgüven eksikliği ile geçti." dedi. O zaman tam olarak ne demek istediğin anlamamıştım. Şimdilerde çok iyi anlıyorum :) Sanki hayatınıza dair kayıp kullanma kılavuzunu bulmak gibi birşey.

Kırklı yaşlarımın başındayım ve kırk tam bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Artık olayları kişiselleştirmeden görebiliyorum. Hayatın nasıl ilerlediğini ve neden yaşadığımızı biliyorum. Yıllardır aklımı kurcalayan soruların çoğuna cevaplar buldum. Düşünce berraklığı ve özgüven hayatımda kendini epey hissettiriyor. Anlayacağınız kırkları çok sevdim. Ve yıllar önce duyduğum o cümlenin şifresini ancak çözebildim. Ve kesinlikle o cümleye katılıyorum. Zaman geçtikçe yaş alıyorum diye bir endişem yok. Biliyorum ki hayatta ilerledikçe evriliyorum ve bir üst sürümüm beni daha mutlu ediyor. Paniğe kapılmayı gerektirecek hiçbir şey yok yani ;)

Bu süreçte öğrendiğim şeyler oldu. Bazılarını paylaşmak istiyorum. Örneğin kendim dışında kimseyi değiştiremeyeceğimi öğrendim. Bunu öğrenmek en çok zamanımı alan konu oldu. Daha da önemlisi, mutlu olmam için karşımdakinin değişmesinin gerekmediğini öğrendim. Sanırım en bombası buydu :) Bir örnek üzerinde açıklayayım. Örneğin eşiniz pantalonunu fortmantoya asıyorsa veya çoraplarını kanepenin yanında çıkarıp bir daha onları hiç oradan almıyorsa, defalarca konuyu dile getirip tartışmak sadece hayatı keyifsiz hale getiriyor. Konuya dair haklı olmanız sizi daha mutlu etmiyor. Yapılabilecek en iyi yaklaşım onun beğendiğiniz yönlerine odaklanmak. Eve gelmeden önce arayıp birşey isteyip istemediğinizi sorması, sizi güldürmesi, biryere gittiğinde sizi düşünerek beğenebileceğinizi düşündüğü bir hediye almasına odaklanabilirsiniz. Aşk ta bu değil mi zaten ? Sizce neden aşık olduğumuzda herşey harika ilerliyor ? Neden ilişkilerin başındaki demo versiyonu harika ama sonraki genel sürüm tekliyor ? Aşık olduğumuz kişinin sadece iyi yönlerini görme eğiliminde oluyoruz. Hatta kötü yönlerini hasır altı etmenin yanı sıra, o kötü yönlerden olumlu anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bir süre birlikte yaşayınca sadece iyi yönlerine odaklanma durumu değişiyor ve hatta sonrasında sadece kötü ya da daha doğrusu bize ters olan yönlerine odaklanmaya başlıyoruz. Ardından o kişiyi değiştirme çabaları geliyor. Tanıdık geldi mi ? Bu deneyimi yaşamayan çift var mı bilemiyorum. Daha da kötüsü bu deneyimi sadece kendinin yaşadığını sanmak ve başka bir kişi ile bu hikayenin daha farklı ilerleyebileceğini düşünmek.

Odaklanma önemli konu anlayacağınız. Sanırım bu konuya vereceğim bir-iki örnek durumu gözünüzde daha iyi şekillendirecek. Bir gün bilgisayarımda fotoğraf düzenliyordum ve eşim bahçede oynayan çocukların çok gürültü yaptığından şikayet etti. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Sonra ortamın seslerini dinlemeye başlayınca ne demek istediğini anladım. Çocuklar bahçede bağıra çağıra bir oyun oynuyorlardı. Ben yaptığım işe o kadar odaklanmıştım ki onları duymamıştım bile. Bir diğer örnek ise gün batımına doğru deniz kenarında bir çiftin fotoğraflarını çekiyordum. Fotoğrafçı olanlarınız bilir. Gün batımı çok hızlı ilerler ve on beş dakika gibi bir sürede ışık çok hızlı değişir. Ben bu kısa süreyi en iyi değerlendirebilmek ve aklımda olan veya anın geliştirdiği fotoğraf karelerini çekebilmek için nasıl odaklandımsa artık, beş-on metre mesafemde olup çekimi izlemeye başlayan köylü teyzeleri hiç görmemişim. Fotoğraf çekimi bitince kafayı çevirip onları görünce çok şaşırdım. Issız sayılabilecek bir yerde fotoğraf çekerken, farkında olmadan izleyicilerimiz olmuş. Gelinin ablası, teyzelerin izleyip izleyemeyeceklerini sorduğunu ve kendisinin bu soruya hayır diyemediğini söyledi. Yani anlayacağınız sevdiğimiz şeyleri görüp, sevmediğimiz şeyleri görmeme gibi bir gücümüz var. Eğer sevmediğimiz yön bize aitse, hiçbirşey yapmayıp düzenli olarak şikayet etmek yerine onu değiştirebiliriz. Bu bir günde olmayabilir. Belki üç ayda veya belki beş yılda olabilir. Her gün ufak bir deneme ve küçük bir değişim bunu sağlayabilir. Herşeyden önemlisi değişeceğinize inanmak, bu yolculuğu daha kolay, kısa ve eğlenceği hale getirebilir.

Hata yapmanın cezalandırılması gereken birşey değil, bir öğrenme yöntemi olduğunu anladım. Hatalarımızdan çıkardığımız dersler sayesinde gelişiyoruz ve ilerliyoruz. Hata yaptıkça cezalandırılan bir kişinin öğrenmesinin engellendiğini, cesaterinin kırıldığını ve yaşama heyecanının azaldığını gördüm. Bu bölüm size biraz eğitim sistemini çağrıştırdı mı ?

Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana "İnsanlar çok ilginç. Hem sana dertlerini anlatıyorlar hem de sen onlara çözüm önerisinde bulundukça sinir oluyorlar." dedi. Gülümseyerek ona baktım. Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Ona insanların bazen sadece rahatlamak için anlattıklarını ve çözüm aramadıklarını söyledim. Üniversitedeyken bana bu şekilde dertlerini anlatan kişilere sadece çözüm önermekle kalmıyor, bir sonraki gördüğümde o çözümü uygulayıp uygulamadığını soruyordum. Bu durum karşımdaki kişiyi daraltıyordu tabi. Bunu anlatınca yanımızda olan eşim "İyi ki o dönem karşılaşmamışız." dedi :)

Eskiden özgüveni yüksek kişilere hayranlıkla bakardım. Ve açıkçası bunun kaynağını ve nasıl oluştuğunu merak ederdim. Artık biliyorum. Özgüven kendini sevmekle ve olduğun gibi kabul etmekle geliyor. Kendini iyi ve kötü yönlerinle sevmekle, hata yaptığında kendini acımasızca eleştirmek yerine anlayış göstermekle, kendine her zaman için bir şans daha vermekle, mükemmel diye birşeyin olmadığını bilmekle, her zaman için daha iyisinin var olduğunu anlamakla ve bu daha iyiyi bulmak için yeterli zamanın var olduğunu bilmekle gelişiyor özgüven. Sanırım bu konuda verebileceğim en çarpıcı örnek dans ve oyun konusu. Çocukluğumda çokça oyun oynanan bir yerde büyümediğim ve aile üyelerimin de bu konuda deneyimsiz olmaları nedeni ile dans etmek ve örneğin düğünlerde oyun oynamak benim için zorlayıcı bir alan olmuştur. Gerçi çocukken TRT'deki "Pazar Konseri" adındki klasik müzik programını dinleyip kafama göre müziğe uyum sağladığımı hatırlıyorum. Çocuk modern dansı veya balesi diyebileceğimiz denemelerim vardı yani. Sonraları büyüdükçe oynayamadığıma kendimi inandırmayı başarmışım bir şekilde. İnsanların beni eleştirip dalga geçmelerinden korkmuşum belki de. Bunun sonucu hani şu düğünlerde masaya çakılı kalan ve kolundan çekilip sündürülen kişilerden oldum. Daha da kötüsü oynamaya kalktığında herkesin dikkati senin üzerinde olduğu ve senin bu işi iyi yapamayacağına olan inancın nedeni ile yaşadığın kaotik duygular cabası. Oysa beni bu alanda iyi olmadığıma inandıran durum neydi hiç bilmiyorum. Konu sadece deneyim eksikliğiydi oysa. Bu kadar sıkılacak ne vardı ? Kırılma noktası gittiğim tekne tatillerinden birinde oldu. Güzel bir müzik çalıyordu ve arkadaşlarımdan bazıları oynuyordu. Beni de çağırdılar. İçimden kendime dedim ki "Sadece müziği dinle ve ona uyum sağla. Mükemmel olmak zorunda değilsin ve bu da bir yarış değil. Sonunda kaybetmek veya kazanmak yok. Sadece keyif almaya çalış." Yıllar sonra bilge yönüm konuya el tıp, benim koyduğum sınırları ve duvarları yıkmıştı. Bir-iki saat oynadım. Akşam teknede yemek masasında sohbet ediyorduk. Benden on-on beş yaş büyük olan arkadaşım, bana oynarken ilk on dakikadan sonra oynama şeklimde ciddi bir değişim olduğunu söyledi. Haklıydı, aslında hep sahip olduğum ama önyargılarım nedeniyle tutsak ettiğim bir yönümü salıvermiştim :) Ve o arkadaşım hayat yolculuğunda benden daha ileri bir yerde olduğu için bunu görebilmişti. Her yaşın farkındalikları farklı.

Bir başka büyük değişimi ise beslenmemi değiştirince yaşadım ama o konuya bu yazıda değil, bir sonrakinde yer vereyim çünkü derin ve geniş bir konu. Yalnız şunu söylemeliyim ki beslenmemi değiştirince, bir başka ben olduğunu ve yıllarca sahip olduğum potansiyelin çok daha azını kullanarak yaşadığımı farkettim. Bunu ilk farkedince herkese anlatmaya çalıştım ama sonra gördüm ki karşımdaki kişi ancak o bilgiyi almaya hazır olduğunda alabilir. Eğer hazır değilse sadece sıkıcı bir konuşmadan öteye gitmez. O nedenle artık çok fazla bu konudan bahsetmemeye çalışıyorum :) Ama yazabilirim ve siz ne zaman hazırsanız okuyabilirsiniz.

Hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

Evet, hiç kendinizi başkası ile kıyasladınız mı ? Sanırım bu soruya çoğumuzun verdiği cevap "evet"tir. Kendinizi başkası ile kıyaslamanın hemen arkasından can sıkıntısı gelir ve derin bir nefes alıp aklımızda can sıkıcı farklı ölçümler yapmaya devam ederiz. O can daha da sıkılır ve avuntuyu yiyeceklerde veya başka alışkanlıklarda ararız.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

oradan buradan şuradan

O halde hayata dair başka bir alanda yazmak istedim. Havaların ısınması ile birlikte kendimi çok daha enerjik duyumsuyorum. Eminim sizin için de öyledir. Bu arada geçen yazdan kalan sos, turşu ve meyve suları azalmaya başladı. İnsanın kendi emeği ile ürettiği gıdaların tadı başka güzel. Bir fotoğrafçı gözü ile görünümleri de öyle bence :)

Read More

kadın

Geçen günlerde 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutladık. Şöyle bir düşündüm. Bir kadın olarak böyle bir günde neler duyumsuyorum. Sonra ne zamandan beridir cinsiyetimin farkında olduğumu düşündüm. Kesinlikle otuz ve sonraki yaşlarımda bu farkındalık oluştu. İnsanın kendini tanıması zaman alıyor. Bir kadın olmanın farklılığı erkek olmamaktan geliyor. Bu iki cinsiyete dair yazmak istedim.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

kendini sev

Kendin ol veya kendini sev sıkça duyduğumuz bir söz. İçinizden bunun nasıl yapılacağını bilen var mı ? Yöntemi bilinmeyen bir öğüt ama söylediğimiz kişinin bir şekilde bizi anlamasını ve uygulamasını bekliyoruz. Garip şey. Bu nasıl olacaksa artık.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

save the date

Eğlenceli bir fotoğraf çekimi türü "save the date". Asıl ortaya çıkışı, düğünün yaşanılan şehirden farklı bir yerde yapılması durumunda, davetlilerin uzun zaman öncesinde yolculuklarını planlayabilmesi. Bu plan içi yapılan hoş bir bilgilendirme ve hatırlatma. Tabi bizim ülkemiz gibi her bir aile üyesinin veya yakın arkadaşın iş nedeni ile farklı bir şehirde yaşaması, aslında bu tarz fotoğraf çekimini tam bize göre yapıyor :)

Fotoğraflarını gördüğünüz çiftle birkaç ay öncesinde tanıştım. Daha önce fotoğrafını çektiğim başka arkadaşları önermiş. "Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim." sözü ne doğru. Çünkü onlar da arkadaşları kadar tatlı bir çiftti.

dugun fotografcisi bursa
save the date bursa

Çekim gününe kadar plan yaptık, yazıştık, fotoğraf çekimi hakkında fikirler ürettik. Tabi Bursa doğası da çekim hakkında güzel sürprizler hazırlamış bizim için :) Dış mekan çekimi şeklinde planladığımız save the date fotoğraf çekiminde, Ağustos ayı olmasına karşın harika bir ayçiçeği tarlasına denk geldik. Havada hoş bir esinti vardı. Fotoğraflarda saçların savrulmasından güzel şey var mı !

dugun fotografi bursa

Ve hatta tarladan henüz toplanmamış saman balyalarına denk geldik. Ben dayanamayıp orada da fotoğraf çektim :)

save the date bursa demet argun
kamera arkası fotograf cekimi bursa

Fotoğraf çekimini deniz kenarında sonlandırdık. Çekim bitince çiftim bana hiç gerilmediklerini ve fotoğraf çekiminde eğlenceli zaman geçirdiklerini söylediler. Sanırım bir fotoğrafçı olarak duyulabilecek en güzel sözlerden bazıları bunlar :)

kumsalda fotograf cekimi bursa

Birbirlerine baktıklarında gözlerinin içi gülen ve sevginin bir araya getirdiği bu güzel çifte harika bir müzikli slayt hazırladım. Onların save the date yolculuğuna bu müzikli slayt ile siz de eşlik edebilirsiniz. Unutulmasını istemediğiniz tarihleri hatırlatmak için daha keyifli bir yöntem var mı ;)

fotoğrafçının profesyonel olması nasıl anlaşılır :)

Evleneceksiniz ve hayatınızda ilk defa listenize eklenen bir arayışla karşı karşıyasınız. Düğün fotoğraflarınızı çekecek doğru fotoğrafçıyı bulmak. Bu arayış içinde görüştüğünüz fotoğrafçının profesyonel olup olmadığını nasıl anlarsınız ? Yüzünüze gülümseme ekleyecek blog yazımı sizin için yazdım ;)

Read More

mutluluk

Hepimizin sahip olmak istediği bir şey mutluluk. Hepimizin farklı formülleri var mutlu olabilmek veya mutluluğa ulaşabilmek için. Mutluluğa ulaşabilmek için çok çabaladığımız, uğruna yıllarca pek çok ödün verdiğimiz durumlar var. Geçenlerde yaşadığım ilginç bir sohbeti paylaşmak istedim. 

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

sevginin yarattığı ışıltı

Geçen gün bir çiftle konuşuyordum. Fotoğraf çekiminde sonuçları olarak öne geçen bir çekim var mı diye sordu. Düşündüm. Aklıma gelen böyle bir çekim olmadı. Neden olmadığını düşündüm. Olmadı çünkü fotoğraf duygulara göre şekillenen bir alan. Birbirini çok seven ve hayatı birlikte paylaşmak gibi önemli bir kararı alan kişilerin sahip olduğu ışıltı benim yoktan var edemeyeceğim bir şey. Yeryüzünde tüm zorlukların üstesinden gelebilecek bir tek gücün olduğuna inanıyorum ve bu güç SEVGİ . Sevgiyi fotoğraflara aktardığım için şanslıyım.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

güzel bir gün, bir sevgi hikayesi mektupları

Hayatta fotoğraflanmaya değer en güzel şey duygular bence. Birbirini hiç tanımayan iki insanı, bu denli birbirine bağlayan sihirli formül sevgi. İnsana kendinde varlığından habersiz olduğu yönlerini keşfettiren, hayatı daha anlamlı ve güzel kılan duygu. Sevgiyi sadece evlilik süreçlerinde değil, hayatın içinde herhangi bir döneminde fotoğraflamak istedim. Evlilik planları henüz yapılmamışken ya da evliliğin ilerleyen yıllarında "yok canım, artık bizden geçti" tarzı düşünceler ortaya çıktığında, çiftleri bir arada tutan duyguları ve yaşanmışlıkları bir sevgi hikayesi ile göstermek istedim.

Burcu ve Ender dört yıllık evliler ve bir buçuk yaşında bir kızları var. Onlarla oturup sohbet ettim. Aklımdaki düşünceyi paylaştım. Onların hoşuna gitti. Birbirlerine mektup yazmalarını, birbirlerine karşı hissettiklerini ve hikayelerini anlatmalarını istedim. Burcu'nun yüzü düşünceli göründü. Bana "Ama bizim hikayemiz bilindik diğer hikayeler gibi değil." dedi. Bir aylık bir flört döneminden sonra ayrıldıklarını ve bir süre sonra tekrar bir araya geldiklerini anlattı. Ona gülümseyerek baktım. Hayat bizi ne çok şartlandırıyor değil mi ? Bize anlatılanlar veya ekranlarda gösterilenler gibi olmadığı için sahip olduğumuz güzel hikayelerimizin değerini farkedemeyebiliyoruz. Burcu'ya hikayelerini çok sevdiğimi ve bilindik hikayeler gibi olmamasının onu daha özel yaptığını söyledim.

Mektupları yazarken birbirlerine göstermemelerini istedim. Bu mektupları fotoğraf çekiminde birbirlerine okumalarını ve o sırada verdikleri doğal tepkilerini fotoğraflamak istediğimi söyledim. Ender mektubu yazarken biraz zorlandı :)

mektup
mektup

Ve ortaya bu güzel kayıt çıktı.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

bir migren atağı hayata bu kadar güzel bir yön verebilir mi ?

Migren bir baş ağrısı türü ve bende epey bir zamandır var. Tam ne zaman başladı emin değilim. Vücudumun bana bu hediyesi ile birlikte yaşamayı öğrendim ve benimle aynı durumu paylaşanları çok iyi anlıyorum. Geçen gün Süreyya Abla ile sohbet ediyorduk. Bana kendi migren hikayesini anlattı ve bu kadar güzel bir hikayesi olduğuna inanamadım.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

dairenin çevresi

Terziye daire şeklinde bir minder diktirmeye karar verdim. Yeteceğini düşündüğüm uzunlukta kumaş aldım. Terzinin yolunu tuttum. Minderin çapını, çizdiğim taslaktaki dairenin üzerine yazmıştım. Terzi baktı ve "Bu dairenin çevresi mi ?" dedi. Hayır çapı dedim. Çevresini merak edince "Ben hesaplayabilirim." dedim.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

fotoğraf çekmek ve çektirmek

Dün bir arkadaşım ile konuşuyordum. Kendisinin reklam ajansı var ve bir görüşmesinde karşı taraf  küçümser bir şekilde "Siz ne yapıyorsunuz ki , altı üstü iki tık tık yapıyorsunuz." demiş. Duyunca bir kahkaha attım. İki tık tık ile özetlenen işin neler neler gerektirdiği hakkında fikrim var ve bu cümleye inanamadım. Sonra düşününce bu bakış açısıyla bazen fotoğrafçının da karşılaştığını düşündüm. Bazı işler dışarıdan bakınca çok basit gibi görünebiliyor ama bunu burada yazı ile değil, görüntülerle anlatmaya karar verdim :) Aşağıdaki fotoğrafta ben ve eşim birlikte bir anı fotoğrafı çektirmeye karar verdik ve bir arkadaşımız bizim fotoğrafımızı çekti. Sanırım arkadaki inekler bu fotoğrafı bizden daha çok seveceklerdir. Fotoğrafta onlar net ama biz değiliz.

demet-argun-fotograf

Aşağıdaki fotoğrafta ise kendimi bulmakta zorlandım. Fotoğrafta beklentim olan kendimin daha çok görünmesiydi. Gerçi bu beklentimi fotoğrafı çeken arkadaşıma söylememiştim çünkü onun da öyle düşüneceğini sanmıştım.

demet-argun-fotograf

Aşağıdaki fotoğrafı ise kardeşim çekti ve arkadaki şelale net ve biz değiliz.

demet-argun-fotograf

Bu fotoğrafları paylaşmaktaki amacım fotoğrafı çeken yakınlarımı gücendirmek değil tabi ki. Onların varlığından çok mutluyum. Anlatmak istediğim şu. İki tık tık ile özetlenen basit bir eylem, arkasında pek çok çaba ve deneyim gerektiriyor. Eğer gerçekten çok basit birşey olsaydı benim sayısız güzel fotoğrafım olurdu. Makinamı karşımdakine uzatıp fotoğraf çekmesini istediğime göre, konu fotoğraf çekilen makina da değil :)

Kendi adıma yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var. Eğer kendime dair hayalimde olan bir fotoğraf karesi varsa, eşime tarif ediyorum. O da fotoğrafçı olduğu için beni anlayıp istediğim fotoğrafı çekebiliyor. Aşağıdaki fotoğraf bunlardan biri.

2014-05-23_004Bazı şeyleri şansa bırakmamak gerekiyor :)

 

Subscribe to our mailing list

* indicates required