kırk sallıyor

Otuzlu yaşlarımın başında, evde yapılan bir nişan fotoğrafı çekiminde, damadın annesi evdekiler ile sohbet ederken "En çok kırklı ve ellili yaşlarımı sevdim. Yirmiler ve otuzlar ne istediğimi bilmeden ve özgüven eksikliği ile geçti." dedi. O zaman tam olarak ne demek istediğin anlamamıştım. Şimdilerde çok iyi anlıyorum :) Sanki hayatınıza dair kayıp kullanma kılavuzunu bulmak gibi birşey.

Kırklı yaşlarımın başındayım ve kırk tam bir dönüm noktası oldu diyebilirim. Artık olayları kişiselleştirmeden görebiliyorum. Hayatın nasıl ilerlediğini ve neden yaşadığımızı biliyorum. Yıllardır aklımı kurcalayan soruların çoğuna cevaplar buldum. Düşünce berraklığı ve özgüven hayatımda kendini epey hissettiriyor. Anlayacağınız kırkları çok sevdim. Ve yıllar önce duyduğum o cümlenin şifresini ancak çözebildim. Ve kesinlikle o cümleye katılıyorum. Zaman geçtikçe yaş alıyorum diye bir endişem yok. Biliyorum ki hayatta ilerledikçe evriliyorum ve bir üst sürümüm beni daha mutlu ediyor. Paniğe kapılmayı gerektirecek hiçbir şey yok yani ;)

Bu süreçte öğrendiğim şeyler oldu. Bazılarını paylaşmak istiyorum. Örneğin kendim dışında kimseyi değiştiremeyeceğimi öğrendim. Bunu öğrenmek en çok zamanımı alan konu oldu. Daha da önemlisi, mutlu olmam için karşımdakinin değişmesinin gerekmediğini öğrendim. Sanırım en bombası buydu :) Bir örnek üzerinde açıklayayım. Örneğin eşiniz pantalonunu fortmantoya asıyorsa veya çoraplarını kanepenin yanında çıkarıp bir daha onları hiç oradan almıyorsa, defalarca konuyu dile getirip tartışmak sadece hayatı keyifsiz hale getiriyor. Konuya dair haklı olmanız sizi daha mutlu etmiyor. Yapılabilecek en iyi yaklaşım onun beğendiğiniz yönlerine odaklanmak. Eve gelmeden önce arayıp birşey isteyip istemediğinizi sorması, sizi güldürmesi, biryere gittiğinde sizi düşünerek beğenebileceğinizi düşündüğü bir hediye almasına odaklanabilirsiniz. Aşk ta bu değil mi zaten ? Sizce neden aşık olduğumuzda herşey harika ilerliyor ? Neden ilişkilerin başındaki demo versiyonu harika ama sonraki genel sürüm tekliyor ? Aşık olduğumuz kişinin sadece iyi yönlerini görme eğiliminde oluyoruz. Hatta kötü yönlerini hasır altı etmenin yanı sıra, o kötü yönlerden olumlu anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Bir süre birlikte yaşayınca sadece iyi yönlerine odaklanma durumu değişiyor ve hatta sonrasında sadece kötü ya da daha doğrusu bize ters olan yönlerine odaklanmaya başlıyoruz. Ardından o kişiyi değiştirme çabaları geliyor. Tanıdık geldi mi ? Bu deneyimi yaşamayan çift var mı bilemiyorum. Daha da kötüsü bu deneyimi sadece kendinin yaşadığını sanmak ve başka bir kişi ile bu hikayenin daha farklı ilerleyebileceğini düşünmek.

Odaklanma önemli konu anlayacağınız. Sanırım bu konuya vereceğim bir-iki örnek durumu gözünüzde daha iyi şekillendirecek. Bir gün bilgisayarımda fotoğraf düzenliyordum ve eşim bahçede oynayan çocukların çok gürültü yaptığından şikayet etti. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Sonra ortamın seslerini dinlemeye başlayınca ne demek istediğini anladım. Çocuklar bahçede bağıra çağıra bir oyun oynuyorlardı. Ben yaptığım işe o kadar odaklanmıştım ki onları duymamıştım bile. Bir diğer örnek ise gün batımına doğru deniz kenarında bir çiftin fotoğraflarını çekiyordum. Fotoğrafçı olanlarınız bilir. Gün batımı çok hızlı ilerler ve on beş dakika gibi bir sürede ışık çok hızlı değişir. Ben bu kısa süreyi en iyi değerlendirebilmek ve aklımda olan veya anın geliştirdiği fotoğraf karelerini çekebilmek için nasıl odaklandımsa artık, beş-on metre mesafemde olup çekimi izlemeye başlayan köylü teyzeleri hiç görmemişim. Fotoğraf çekimi bitince kafayı çevirip onları görünce çok şaşırdım. Issız sayılabilecek bir yerde fotoğraf çekerken, farkında olmadan izleyicilerimiz olmuş. Gelinin ablası, teyzelerin izleyip izleyemeyeceklerini sorduğunu ve kendisinin bu soruya hayır diyemediğini söyledi. Yani anlayacağınız sevdiğimiz şeyleri görüp, sevmediğimiz şeyleri görmeme gibi bir gücümüz var. Eğer sevmediğimiz yön bize aitse, hiçbirşey yapmayıp düzenli olarak şikayet etmek yerine onu değiştirebiliriz. Bu bir günde olmayabilir. Belki üç ayda veya belki beş yılda olabilir. Her gün ufak bir deneme ve küçük bir değişim bunu sağlayabilir. Herşeyden önemlisi değişeceğinize inanmak, bu yolculuğu daha kolay, kısa ve eğlenceği hale getirebilir.

Hata yapmanın cezalandırılması gereken birşey değil, bir öğrenme yöntemi olduğunu anladım. Hatalarımızdan çıkardığımız dersler sayesinde gelişiyoruz ve ilerliyoruz. Hata yaptıkça cezalandırılan bir kişinin öğrenmesinin engellendiğini, cesaterinin kırıldığını ve yaşama heyecanının azaldığını gördüm. Bu bölüm size biraz eğitim sistemini çağrıştırdı mı ?

Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana "İnsanlar çok ilginç. Hem sana dertlerini anlatıyorlar hem de sen onlara çözüm önerisinde bulundukça sinir oluyorlar." dedi. Gülümseyerek ona baktım. Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Ona insanların bazen sadece rahatlamak için anlattıklarını ve çözüm aramadıklarını söyledim. Üniversitedeyken bana bu şekilde dertlerini anlatan kişilere sadece çözüm önermekle kalmıyor, bir sonraki gördüğümde o çözümü uygulayıp uygulamadığını soruyordum. Bu durum karşımdaki kişiyi daraltıyordu tabi. Bunu anlatınca yanımızda olan eşim "İyi ki o dönem karşılaşmamışız." dedi :)

Eskiden özgüveni yüksek kişilere hayranlıkla bakardım. Ve açıkçası bunun kaynağını ve nasıl oluştuğunu merak ederdim. Artık biliyorum. Özgüven kendini sevmekle ve olduğun gibi kabul etmekle geliyor. Kendini iyi ve kötü yönlerinle sevmekle, hata yaptığında kendini acımasızca eleştirmek yerine anlayış göstermekle, kendine her zaman için bir şans daha vermekle, mükemmel diye birşeyin olmadığını bilmekle, her zaman için daha iyisinin var olduğunu anlamakla ve bu daha iyiyi bulmak için yeterli zamanın var olduğunu bilmekle gelişiyor özgüven. Sanırım bu konuda verebileceğim en çarpıcı örnek dans ve oyun konusu. Çocukluğumda çokça oyun oynanan bir yerde büyümediğim ve aile üyelerimin de bu konuda deneyimsiz olmaları nedeni ile dans etmek ve örneğin düğünlerde oyun oynamak benim için zorlayıcı bir alan olmuştur. Gerçi çocukken TRT'deki "Pazar Konseri" adındki klasik müzik programını dinleyip kafama göre müziğe uyum sağladığımı hatırlıyorum. Çocuk modern dansı veya balesi diyebileceğimiz denemelerim vardı yani. Sonraları büyüdükçe oynayamadığıma kendimi inandırmayı başarmışım bir şekilde. İnsanların beni eleştirip dalga geçmelerinden korkmuşum belki de. Bunun sonucu hani şu düğünlerde masaya çakılı kalan ve kolundan çekilip sündürülen kişilerden oldum. Daha da kötüsü oynamaya kalktığında herkesin dikkati senin üzerinde olduğu ve senin bu işi iyi yapamayacağına olan inancın nedeni ile yaşadığın kaotik duygular cabası. Oysa beni bu alanda iyi olmadığıma inandıran durum neydi hiç bilmiyorum. Konu sadece deneyim eksikliğiydi oysa. Bu kadar sıkılacak ne vardı ? Kırılma noktası gittiğim tekne tatillerinden birinde oldu. Güzel bir müzik çalıyordu ve arkadaşlarımdan bazıları oynuyordu. Beni de çağırdılar. İçimden kendime dedim ki "Sadece müziği dinle ve ona uyum sağla. Mükemmel olmak zorunda değilsin ve bu da bir yarış değil. Sonunda kaybetmek veya kazanmak yok. Sadece keyif almaya çalış." Yıllar sonra bilge yönüm konuya el tıp, benim koyduğum sınırları ve duvarları yıkmıştı. Bir-iki saat oynadım. Akşam teknede yemek masasında sohbet ediyorduk. Benden on-on beş yaş büyük olan arkadaşım, bana oynarken ilk on dakikadan sonra oynama şeklimde ciddi bir değişim olduğunu söyledi. Haklıydı, aslında hep sahip olduğum ama önyargılarım nedeniyle tutsak ettiğim bir yönümü salıvermiştim :) Ve o arkadaşım hayat yolculuğunda benden daha ileri bir yerde olduğu için bunu görebilmişti. Her yaşın farkındalikları farklı.

Bir başka büyük değişimi ise beslenmemi değiştirince yaşadım ama o konuya bu yazıda değil, bir sonrakinde yer vereyim çünkü derin ve geniş bir konu. Yalnız şunu söylemeliyim ki beslenmemi değiştirince, bir başka ben olduğunu ve yıllarca sahip olduğum potansiyelin çok daha azını kullanarak yaşadığımı farkettim. Bunu ilk farkedince herkese anlatmaya çalıştım ama sonra gördüm ki karşımdaki kişi ancak o bilgiyi almaya hazır olduğunda alabilir. Eğer hazır değilse sadece sıkıcı bir konuşmadan öteye gitmez. O nedenle artık çok fazla bu konudan bahsetmemeye çalışıyorum :) Ama yazabilirim ve siz ne zaman hazırsanız okuyabilirsiniz.

Hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör