Nostradamus'u anladım

Bir kahin olmak ilginç birşey olmalı. Hep ilgimi çeken bir alan oldu. Acaba geleceği görebilmek nasıl birşeydir diye düşünmüşlüğüm var. Ama bende en çok hayal kırıklığı oluşturan bölümü, Nostradamus’un kendi karısının öleceğini görmesine karşın, süreci değiştirememiş olması. Yani eğer değiştiremeyeceksek, onu görebilmek pek bir işe yaramıyor değil mi ? Şu sıralarda Nostradamus’u anlamaya başladım. Çevremdeki bazı kişilerin, hayatlarının ilerleyen yıllarının nasıl şekillenebileceğini görebilmeme, onlara bu konularda kendi düşüncelerimi söylememe karşın, değişen birşey olmadı. Neden ? Çünkü insan olarak, yeryüzünde değiştirebileceğimiz tek kişi kendimiziz. Başka hiçbir insanın hayatını değiştirme ve şekillendirme gücümüz yok. Buna özgür irade deniyor. Peki başka kişilerin hayatını değiştirebilme gücümüz yoksa, neden Dünya’daki bütün insanlar 7/24 başka insanların hayatını değiştirmeye çalışıyor ? Aile, okul, iş, partiler, gruplar sürekli bu değişim için uğraşıyor. Ama o değişimin gerçekten olmasını sağlamak için karşıdaki kişinin, o değişimi istemesi gerekli. İstemedikten sonra hiçbir şey değişmez. Peki bu durumda Nostradamus’un eşi ölmek mi istedi acaba ? Belki. Şöyle bir bakınca, çevrede yavaş yollu ölümü seçmiş epey kişiyi görüyorum ben :) Belki de farkında olmadan, kendi hayatlarında mutsuz oldukları alanları değiştiremeyeceklerine inandıkları için bu yolu seçiyorlar. Oysa kendi hayatlarındaki mutsuz oldukları alanları değiştirebilecek tek kişi kendileri ve sanırım bunu bilmiyorlar. Onlar, hayatın getirdiklerinin veya başka insanların kurbanı olduklarını düşünüyorlar. Bu düşünce insanı birşey yapmamaya ya da birşeyleri değiştirmemeye itiyor. Bu durumda hiç çaba harcamanıza gerek yok ve şikayet etseniz yeter yani. Şikayet ettiğiniz için süreç değişiyor mu ? Hayır. Dile getirdiğiniz için rahatladığınızı sanıyorsunuz ama aynı hikayeyi bir kez daha söylediğiniz için hikayenizin gerçekliğine biraz daha inanıyor ve değişimden bir adım daha uzaklaşıyorsunuz. Üç yıl kadar önce otoimmün bir hastalık yaşadığımda, gittiğim birkaç doktorun söylediği cümle şuydu. “Bu hastalığı kabullen ve bunla birlikte yaşamayı öğren. Bunlar ömür boyu kullanman gereken ilaçlar.” Şok oldum. Neden hastalığı kabullenip onunla birlikte yaşamayı öğreniyorum ki ? Evde ampül patlasa, ampülü değiştirmek yerine karanlıkta yaşamayı mı öğrenirim yoksa ampülü mü değiştiririm ? Tabi ki ampülü değiştiririm. Ve öyle yaptım :) Biraz zamanımı aldı ama ampülü değiştirdim. Bu yaklaşım insana umut değil, umutsuzluk aşılıyor ve değişimin önünü tıkıyor. Çoğu kişinin hareket eden ölüler gibi yaşıyor olması rastlantı değil bence. Bu sadece sağlık sorunları ile ilgili değil, genel olarak hayatın daha iyi bir versiyonu olamayacağına dair inanç hayatın her alanında var ve insanları umutsuzluğa yönlendiriyor. Hayatta bir sorun varsa, çözümü de vardır. Ama biz enerjimizi çözümü bulmak yerine, sorundan şikayet ederek harcarsak, çözüme odaklanmazsak, değişim ve gelişim olamaz. Yani geleceği görüp görmemek değil, ne isteyip ne istemediğimize karar vermemiz daha değerli. Sonuçta hepimiz kendi hayatlarımızın Nostradamus’uyuz ve sadece kendi hayatımız üzerinde kontrolümüz var, başka kimsenin değil.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

ilk seferde başarmak

Bilmiyorum hayatımızın hangi döneminde bu saçma bakış açısını öğreniyoruz. Daha önce denemediğimiz bir şeyi, ilk denememizde mükemmel yapmamız gerektiğinden bahsediyorum. İlk denememizde mükemmel yapamayınca, hayal kırıklığına kapılıp, hayat boyu etkilerini üzerimizde taşıyacağımız yetersiz biri olduğumuz duygusunu besleyip büyütüyoruz. En son bu durumu çok açık farketmeme yol açan durum, ailemden çok sevdiğim kişilerin çocuklarıyla geçirdiğim zaman oldu. Dokuz yaşındaki çok sevdiğim bu çocuk, kendisini yeteneksiz ve yetersiz görüyordu. Kendine dışarıdan bir gözle henüz bakamayan bu tatlı çocuğun, böyle düşünmesine yol açacak hiçbir neden yoktu oysa. Ona neden böyle hissettiğini sordum. Sınıfında ondan daha iyi resim yapanlar varmış :) Ben de ondan daha iyi resim yapabiliyormuşum. Ona, anlamasını umut ederek aklımdan geçenleri anlattım. Ona herkesin farklı yeteneklerle doğduğunu ve bir konuda kendini geliştirmek için, onu sıkça tekrarlamak gerektiğini anlattım. Benim ondan yaşça çok daha büyük olmam nedeniyle, daha fazla tekrara yapmış olduğumu ve bunun ona göre daha iyi resim yapabilmemde etkisi olduğunu söyledim. Öte yandan, bence ben ona göre daha iyi resim yapmıyorum. Bu daha iyi kavramı o kadar göreceli bir şey ki. Bazen boş bir kağıda çizilen üç beş çizgi ile onlarca duyguyu canlandıran çizimler ortaya çıkıyor. Daha güzel resim, neye göre daha güzel ? Çok değişken bir alan. Çizimin sizde yarattığı güçlü etki, yanınızdaki başka bir kişide hiçbir etki yaratmayabilir. Yanınızdaki kişinin o çizimdekilere karşılık gelen geçmişi, yaşanmışlıkları ve duyguları olmayabilir. Ve sanki anahtar deliğine giren yanlış anahtar gibi o kapıyı açmayabilir. Kapının arkasındaki onca duygu ve farkındalıklardan habersizce, başka bir kapıya ilerleyebilir. Ben ona anlatmaya çalıştımsa da, o henüz bu bilgiyi almaya hazır değildi ve konuşmamın yarattığı pek bir farkındalık olmadı. Daha sonra aklıma geldi. Ben de hayatımın bir döneminde onun yerindeydim. Blues armonika çalmayı çok istemiştim. Çok sevdiğim arkadaşlarım, bana ders verecek harika bir öğretmen buldular. Açıkçası, derslerin ilk baştakileri hem benim hem de öğretmenim için hayal kırıklığı oldu. Ben onun nefes alır gibi kolayca yaptığı çalma eyleminin, belki ancak % 1’ini yapabildim. Onun aklında ise üç derste bana bildiklerini anlatıp sonra kendi kendime ilerlemem varmış. Ben üçüncü dersin sonunda sıfıra yakındım. Çalabilmeyi geç, o müziğe armonika ile eşlik edebilmek şöyle dursun, müziğin içerdiği ritmin başlangıç ve bitiş noktalarını bile farkedemiyordum. Bana tekrar eden bir orkestra kaydı üzerine armonika çalarak öğretiyordu. Ben neredeyse hiç yapamazken, onun köpeği uluyarak birebir notayı tutturuyor ve eşlik edebiliyordu. O köpeğe o an ne kadar sinir olduğumu tahmin edemezsiniz :) Hayvan hiçbir zorlanma olmadan bunu yaparken, ben onca saat uğraşıma karşın, onun onda birini yapamıyordum. Hayvanla aramızdaki bu uyum farkı neden vardı ? Ben daha gelişmiş bir canlıysam, neden o daha iyi yapabiliyordu da ben yapamıyordum ? Nedense hızlıca öğreneceğimi düşünmüştüm tıpkı öğretmenim gibi. Oysa her uzmanlığın arkasında uzun yıllar verilen emekler var. Benim ilk denemede yapabileceğimi, öğretmenimin 3 derste öğretebileceğini düşünmesine yol açan neydi ? Bu yanlış algı nereden ve nasıl oluşuyordu ?

Büyürken bir yerlede, bizim için ideal olan yoldan sapıyoruz. Bunda eğitim sisteminin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Hepimiz bambaşka yapı ve yeteneklerde olmamıza karşın, tornadan çıkarcasına aynı ve merak etmediğimiz bilgilerle yükleniyoruz. Bu süreçte sınav, sözlü ve ödevlerle kontrol ediliyoruz ve öğretmene göre yanlış olduğu düşünülen yerde cezalandırılıyoruz. Oysa hata yapmak öğrenmenin bir parçası ve yöntemi. İlk seferde doğru yapmamış olmak, cezalandırılmaya yol açıyor. Buradan çıkan fikir şu. Doğru olan ilk seferde yapabilmek. Eee ben ilk seferde yapamadığıma göre, demek ki yanlışım, yetersizim, beceriksizim. Falanca kişi zaten benden çok daha iyi yapıyor. Demek ki daha iyisi oluyor. Benim yetersiz olduğumun kanıtı bile var. Öğretmenim onu daha çok seviyor ve takdir ediyor.

Çocuklarla zaman geçirmek, geçmişe yolculuk yapmak gibi. Merak edenleriniz için söyleyeyim. Armonika çalmayı öğrendim mi ? Evet öğrendim. Çok iyi çalabiliyor muyum ? Hayır. Çünkü öğrendiğim başka şeyler de var. Örneğin konunun sadece armonika çalmak olmadığını, blues müziğini tanımak, felsefesini bilmek, ritimlerini nabız atışın gibi bedeninde hissetmek gerektiğini, anlatmak istediğin duygular olması ve müziği yaşamak gerektiğini anladım. Bu öyle haftada bir saat tıngırdatayım denecek bir alan değil. Her sanat dalı gibi onunla birlikte yaşamak ve duygularını notalar yoluyla dışa vurabilmek demek. Fiziksel bedeninizi, yaşadığınız hayatla harmanlayıp sese dönüştürmek demek. Ben armonikaya hiç bu kadar zaman ayıramadım ya da ayırmadım. Kendimi ifade etme yöntemim fotoğrafa dönüştü, yazıya dönüştü, öğrenmeye dönüştü. Şimdi hayata baktığım nokta, armonika öğrendiğim döneme göre bambaşka. Dokuz yaşında bir çocuğun yaşadığı çelişkileri görebiliyorum. Nasıl gerçek kendisi ile başkalarının olmasını istediği kendisi arasına sıkıştığını görüyorum. Bu sıkışma ile sahip olduğu harika değerleri nasıl göremez hale geldiğini görebiliyorum. Peki süreci değiştirebiliiyor muyum ? Hayır. Ama şunu biliyorum ki herşeyin bir etkisi vardır. Bu yazı suya atılan bir taş gibi. Etkileri daha büyük dalgalara dönüşecek. Kendimizle, toplumun ideal değerleri arasına sıkıştığımız bu süreci bizler değiştireceğiz. Hemde öyle 100 yıl falan almayacak. Gelecek 10-20 yıl içinde bambaşka bir dünyada yaşıyor olacağız. Herkes sahip olduğu kendine özgü değerlerle, bir yere sıkışıp kalmadan hayatını yaşamaya başlayacak. Bu hayata en iyi versiyonumuzla geliyoruz. Tek yapmamız gereken, sahip olduğumuz değerleri farketmek ve o değerlerle üretmek.

Size farkındalıklarımdan bir başkasını yazarak bu blog yazısını bitireyim. Eskiden çizdiğim her şeyin birbirinden çok farklı olması gerektiğini düşünürdüm ve birbirine benzediklerini görünce canım sıkılırdı. Her çizdiğimin bir öncekinden çok farklı olmasını istememe yol açan neydi bilmiyorum. Sonraları fotoğraf çekmeye başlayınca, her çekimde birbirinden farklı 1000 kompozisyon çekebilmem gerektiğini düşünmeye başladım. Ve tabi ki bu olamadı. Şimdilerde biliyorum ki herkesin kendine özgü bir tarzı var. Bu onun imzası gibi. Çizdiklerimin bir ruhtan çıktığının anlaşılması çok doğal. Çektiğim fotoğraflarda kompozisyon sayısı değil, o kişilerle keyifli zaman geçirmek ve onların duygularını fotoğraf karelerine taşıyan doğal fotoğraflar çekmek önemli. Kompozisyon sayısının 1000 veya 10 tane olmasının bir önemi yok. Tüm bunlar yaşımın mı yoksa yapımın mı getirdiği farkındalıklar bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, kendimi çok daha rahat ve mutlu hissediyorum. Kimseyle rekabet etmek zorunda değilm, her yaptığım şey, attığım her adım, beni bir önceki güne göre daha ileri taşıyor. Sahip olduğum en güzel giysi, kendi kişiliğim. Ne bol, ne de dar geliyor. Tam bana göre. Ve neden bunca yıldır elbise dolabından bunu seçmemişim ki ?

Bu blog yazımın fotoğrafı bir yayla fotoğrafı. Giresun’dan. Memleketimin her yeri ayrı güzel.

Bu blog yazımın fotoğrafı bir yayla fotoğrafı. Giresun’dan. Memleketimin her yeri ayrı güzel.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

küçük şeyler

Hayatta küçük şeyler büyük güven yıkımı yaratabiliyor. Nasıl mı ?

Yaklaşık bir haftadır pencerelerin içinin tozunu alayım istiyorum. Oydu, buydu, dur şunu yapayım sonra derken akşam oluyor ve ben bu işi gün ışığında yapmayı sevdiğim için ertesi güne bırakıyorum. Bu konu her aklıma geldikçe can sıkıyor. Tozu alacaktım ama yapamadım diyorum ve bir miktar suçluluk basıyor. Oysa kaç günün iş planının içine onu eklemiştim ama bir türlü gerçekleştiremedim. Bir diğer konu ise yaklaşık 6 ay önce aktardan aldığım Epsom tuzu ile kendime ayak banyosu yapmak. Böylece hem cilt yolu le magnezyum almış olacağım ve hem de bu ayak banyosu sonrası çatlayan topuğuma yağlı bir krem süreceğim. Bu arada şu cilt kuruluğu konusunda hala araştırmalarım devam ediyor ve çözümünü bulacağım :) Neyse konumuza dönelim. Ben her çorap giyip çıkardığımda, çorabım topuğuma takılarak çıkıyor ve “of, şu tuz banyosunu yapamadım” diye bir pişmanlık ta oradan geliyor. Bu pişmanlığın ardından, tüm isteyip te yapamadıklarım aklımda geçit töteni yapıyorlar. Oyunda kaybeden kişi olarak “puf” deyip kafamda konuyu değiştiriyorum. Çalışma masamdaki küçük not kağıtlarına yazdıklarımdan biri olan limon+karbonat uygulamasını dişime uygulamayı 2-3 haftadır istiyorum ve bir türlü sıra ona gelmedi. Tüm bu saydıklarım küçük şeyler ama insan üzerinde yarattıkları etkiler bir araya gelince büyük oluyor. İnsan kendini hiçbir şeye yetemeyen, yani yetersiz biri olarak nitelendiriyor. Yavaş yavaş bir özgüven yıkımı oluşuyor. Bu süreç yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıktığı için çoğumuz farkında bile değiliz. Çoğu şeyi yapamayacağımıza inanıyoruz, hayatı şekillendirenin biz değil, bizim dışımızdaki güçler olduğuna inanıyoruz. Öyle ya insan ayağına bir krem sürüp, toz bile alamıyorsa, hayatını nasıl şekillendirebilir ki ?

Bugün, kenarda durup beni psikolojik yıkıma uğratan bu isteklerimin hepsini gerçekleştirdim. Henüz tuz banyosunu yapamasam da en azından topuğuma krem sürdüm, toz aldım, dişime limon+karbonat uygulaması yaptım. Ve hatta mutfak sandalyesinin yerinden çıkan ahşap parçasını bile yapıştırdım. Kendimi bir savaş kazanmışçasına mutlu ve huzurlu hissediyorum.

İnsanın kendine verdiği küçük sözleri tutamaması, düzenli bir iç huzursuzluğu yaratıyor. Bu huzursuzluk, hedeflenen ideal dengeyi bozuyor. Farkındalık ise değişimin başlangıç noktası. O minik şeylerin benim üzerimde yarattığı etkiyi farkettim ve süreci değiştirdim. Bir daha hiç tekrarlamaz mı ? Tabi ki tekrarlayabilir ama şu anki bakış açım, onları daha kısa sürede listeden çıkarmak yönünde olduğu için negatif etki sürelerini azaltacağıma inanıyorum.

Sizin tamamlanamayan listenizdekiler neler :)

demet-argun-deniz-yildizi-bursa.jpg

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

öğretileri değiştirmek

Aşağıdaki heykel nedense beni çok etkiledi. Heykelin adı "Self Made Man" ve heykeltraşı Bobbie Carlyle. Hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Heykeldeki adam bir kaya parçasını yontarak kendini ve geleceğini şekillendiriyor. Hayatı anlatan daha güzel bir heykel olabilir miydi bilmiyorum.

Bu bayram tatili benim için farkındalıkları çok bir tatil oldu. Eski benle, yeni benin birlikte çıktığı bir tatil gibiydi. Bu blog yazısını yazmaya yönlendiren bu oldu.

Bir fotoğrafçı olarak, fotoğraf düzenlerken YouTube videoları dinlemeye bayılıyorum. Bu benim için kitap okumanın yeni yöntemi denebilir. Aynı anda iki şey yapabilmek güzel :) Geçenlerde Bruce Lipton adında bir biyoloğun konuşmalarına denk geldim ve sayesinde hayatımda ilk defa, evrenin işleyişini bilimsel olarak ve anlaşılır şekilde anlatan birini bulmuş oldum. Bu arada bilim zaten evrenin işleyişini çözümlemeye çalışan bir alan olarak tanımlanıyor. Her nedense bilime yıllardır bu anlamı verememişim, bu da yakın zamanda farkettiklerimden biri :)

 

self-made-man.jpg

Bruce Lipton bir bilim insanı ve kök hücre üzerine yaptığı deneyler sayesinde farkettiği çok şey olmuş. Ayrıca başka bilim insanlarının çalışmalarını da inceleyerek, bizlerin hayat yolculuğuna ışık tutan bir kişi. Bunun  "Kendini Yaratan Adam" heykeli ile olan ilgisine geliyorum şimdi :)

İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyorki, bizler anne karnında 4. aydan bu yana öğrenmeye başlıyoruz. Bu süre ile 7. yaş arasında, bir sünger edasıyla gördüğümüz, duyduğumuz ya da enerjisini algıladığımız her duyguyu aralıksız olarak biliçaltımıza kaydediyoruz. Bu kayıtların büyük bölümü aile, okul, mahalle gibi çokça zaman geçirdiğimiz ortamlardan geliyor. Tabi artık bu gruba televizyon ve sosyal medyayı da eklemek gerekli.

Öte yandan bilinçaltının dışında bir de bilicimiz var. Bilinç, dış etkenlerden etkilenmemiş olan gerçek yapımız, yeteneklerimiz, hayallerimiz, kapasitemiz. Bilincimiz bizim her yönden harika yapımız. İşin can sıkıcı yönü şu ki biz günlük hayatımızda bilincimizi % 5, bilinçaltımızı ise %95 oranında kullanıyoruz. Yani toplumun yarattığı biz %95, gerçek biz ise %5 oranında hayat buluyor. Tabi şu bilgiyi de ekleyeyim, bu %95'in %70'i ise negatif duygulardan, yetersizlik hissinden ve kendi kendini sabote edici yaklaşımlardan oluşuyor. Peki neden böyle ?

Doğada yaşayan pek çok hayvana göre daha güçsüz (tırnakları zayıf, diş ve çenesi güçsüz, derisi ince) olan biz insanların, güçlü olduğu alan ise düşünmek. Ve düşüncelerimiz yardımı ile bizler, hayatta kalmayı başarıyoruz. Nasıl mı ? Başımıza gelebilecek kazalar, kötülükler, can sıkıcı durumlara dair kendimizce önlemler alarak yapıyoruz bunu. Bunu nasıl yapacağımızı ise çocukken öğreniyoruz. Sıcak sobaya yaklaşınca annemiz "aman değme, yanarsın" diye acı dolu yüz ifadesiye bağırıyor. Kadıncağız haklı tabi, çocuğu yansın istemiyor. Ya da taşlı yolda koşan çocuğuna "aman düşersin, koşma" diyor. Çocuğu ise kendisinin o yolda koşmak için yetersiz olduğunu düşünüyor. Belki dizi kanamıyor ama akıl yetersizlik hissiyle birlikte, bilinçaltına bunu kaydediyor. Okulda derslerden yüksek not alınca anne ve babamız, bizi bu durumdan dolayı kutluyor, ekstra sevgi ve övgü gösteriyor. Bu, bizim sevilebilmemiz için yüksek not almamız gerektiği öğretisiyle bilinçaltımıza yerleşiyor. Derslerden düşük not aldığımızda kendimizi yetersiz ve değersiz hissediyoruz. Oysa bizim değerimizin derslerden alınan notla ne ilgisi olabilir ki ! Bu ve bunun gibi pek çok öğreti, biz farkında olmadan bilinçaltına yerleşip, ilerleyen hayatımızda günümüzün %95'inde ortaya çıkıp bizi yönetiyor. Anlayacağınız, hayatımızın büyük bölümünü, başkalarının isteyerek veya istemeyerek bizim üzerimizde oluşturduğu öğretilerle yaşıyoruz. Dünyaya onların gözleriyle bakıyoruz ve daha kötüsü bunun farkında bile değiliz. Sanıyoruz ki tek bakış açısı var ve o da bizim bildiğimiz ya da daha doğrusu, bize öğretilen. Oysa daha pek çok farklı bakış açısı var. Biz bunun farkında olursak, bu durumu değiştirebiliriz. Gerçek biz yani bilincimiz, bizim bilge yönümüz, bize verilen öğretilerden daha iyisini biliyor. Bu heykel bence, üzerimize yapışıp bizi kaplayan başka insanların öğretilerinden ve etkilerinden sıyrılıp, kendi gerçek yapımızı ortaya çıkarma serüvenimizi anlatıyor. Bu serüvene HAYAT deniyor ve kahramanı biziz. Tünelin sonunda ışık var. Farkında olmadan bizi limitlendiren bu öğretilerden kurtulma yolları var. Bu blog yazımı burada bitireyim. Başka blog yazılarıma da konu bırakmış olayım :)

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

zengin biriyle evlenip, çalışmadan hayatı rahat yaşamak

Şu sıralardan çevremde sıkça duymaya başladığım dileklerden biri bu. "Şöyle zengin biri ile evlensem ya da eşim zengin olsa da ben çalışmak zorunda olmasam ve rahat bir hayat yaşasam." Neden bizim hayallerimizin başına bu istek yerleşmeye başladı sizce ? Üzerinde yaşadığımız Dünya ve hayatlarımız büyük bir değişimin eşiğine gelmiş durumda. Aralıksız uzun saatler çalışmak, sorumluluk listemizin bitmeyişi, yaptığımız işin ve hayatımızın kendimiz tarafından değil, çevremizin isteklerine göre şekillenmiş olması bizi içten içe mutsuz ediyor. Başkalarının bizim için şekillendirdiği bu hayatı yeterince deneyimlemiş bizler, bu hayat şeklinin bizi hayalimizdeki yere götürmediğini bilecek kadar yeterli deneyime sahibiz. Yaşadığımız hayatı şekillendiren değil, o hayatın kurbanı haline gelmemiz hepimizde stres yaratıyor. Bu durumdan en kestirme çıkış ise zengin olup, sorumlulukların başkalarına dağıtılması. Şimdilik aklımıza gelen başka bir çözüm yok.

Varsayalım ki zengin bir eş buldunuz. O eş için sürekli yeterince güzel/yakışıklı, ilgi çekici ve eğlenceli olabilecek misiniz ? Bir süre sonra, yola çıkış amacınız rahat yaşama ulaşmak olan sizin için yukarıda saydığım durumlar da zorunluluğa dönüşmeyecek mi ? Kendini bir türlü yeterli görmeyen eş sendromunu, bu durum yaratmıyor mu ?

Öte yandan zengin insanların hayatına bakınca, onların da çok huzur içinde ve stresten uzak yaşadıkları söylenemez. Görünen o ki çözüm çok para olmasından daha farklı birşey. Çözüm bizim bir kurtarıcı beklemeyi bir kenara bırakıp, kendi hayatlarımızın kurtarıcısına dönüşmemiz.

Burada bir fotoğrafçı olarak kendi deneyimlerimden bir örnek vermek istiyorum. Fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıllarda, fotoğrafladığım kişilerin kendiliğinden karşımda estetik durmalarını bekledim. Çünkü ben onları nasıl pozlandıracağımı bilmiyordum. Bekledim, bekledim, bekledim ve zunca bir süre geçti. Çok nadir durumlar dışında, karşımdakiler nasıl duracaklarını bilmediği için fotoğraflar çok güzel olmadı. Bir süre sonra bu durumdan çok rahatsız oldum. Baktım ki bunu karşı taraftan beklemek, sonuçları istediğim yere taşımıyor, onları pozlandırmayı öğrenmeye karar verdim. Bunu nasıl yapacağımı bilmemek bir miktar korku yaratıyordu ama korkunun ecele faydası olmadığını biliyordum. Zaman içinde insanların nasıl durmaları gerektiğini ve istediğim sonuçlar için onları nasıl yönlendirebileceğimi öğrendim. Bu bilgi zaten fotoğrafçının sorumluluğunda olması gereken bir alan. Ben fotoğrafçılığa sırf çok sevdiğim için balıklama dalmış biri olarak bilmiyordum sadece :) Sonuç şu ki istediğim değişimi karşımdakilerden beklemek yerine, ben değişimi kendimde yaptım ve çektiğim fotoğrafları ben de beğenmeye başladım. Hayalimdeki fotoğraf kareleri ortaya çıkmaya başladı. Oysa bunu öğrenmek yerine "Amaaaan zaten insanlar nasıl duracaklarını bile bilmiyorlar, tabi ki fotoğrafları ancak bu kadar olur." da diyebilirdim. Suçu karşı tarafa atabilirdim. Kendimi kandırabilirdim. Bu durum kimseyi mutlu etmezdi. Değişimi kendimde yaptım ve sonuçlarından mutluyum.

Bu kısa sürede yapılacak birşey değil belki ama zaman içinde yaratacağı mutluluk çok daha büyük. Her gün minicik bir değişim, 2-3 yıl içinde büyük bir değişime yol açıyor. Bu bakış açısı değişimini, bir kişiye oturup uzun uzun anlatmaya kalksanız, o kişinin bunu anlaması ve uygulaması ne oranda olur bilinmez. Kimseyi oturup birşeye inandırmanıza gerek yok çünkü hayatlarımız bizi büyük bir hızla bu değişimin eşiğine getiriyor zaten. Var olan hayatlarımızın istenmeyen şekilde ilerleyişi ve yoğun stres nedeniyle, herkes kendi istekleri ve zorunlulukları arasında savaş halinde. Bu savaşın yarattığı stres nedeniyle neredeyse antidepresan kullanmayan yok. Uzun zamandır antidepresan kullanıp, sorunlarını çözmüş veya hayatını istediği şekle dönüştürmüş hiç kimseyi görmedim. Bu ilaçlar bizi uyuşturarak, var olan stresi algılamamızı engelliyor. İlacı kullandığınız sürece stresi algılamıyorsunuz ama stres yaratan şartlar var olmaya devam ediyor. Yani sorunun kaynağını yok etmek yerine, kendinizi uyuşturmayı seçiyorsunuz.

Geçenlerde dinlediğim bir YouTube videosunda, bir bilim adamı otizmin arttığını çünkü yoğun strese maruz kalan anne ve babanın çocuklarının ya otistik doğduğunu yada bir süre sonra bu hastalığı geliştirdiğini söylüyordu. Otizm, o çocukların içine doğdukları stresli ortamdan korunma yöntemleriymiş. Kendilerini dış dünyaya kapatıp, kendi iç dünyalarında yaşayarak stresin kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlarmış. Otizmin çığ gibi artmasının ardındaki nedenin stres olduğunu söylüyordu.

Bu şartlar altında farkındalık kavramının önemi git gide artıyor. Farkına varamadığımız, tanımlayamadığımız bir sorunu çözemiyoruz da. Yazımın başına dönecek olursam, hayatımızda stres yaratan alanlarda değişiklik yapmak, zengin eş bulmaktan çok daha önemli. Çare sizin kendinizde olmadıktan sonra, çareye sahip kişinin, bir gün sizi bırakabileceği korkusuyla hayatınıza yeni stresler eklemek çare değil :)

Durum şu ki biz, omuzlarımızdaki yükleri kaldıracak bir kurtarıcı arıyoruz. Onun kendimiz olduğunu anlayana kadar, hiçbir şey değişmeyecek. Değişim bizleri çağırıyor. Duyuyor musun ?

Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

nasıl mutlu olunur

Mutluluk nedir ? Rastlantısal olarak mı gelir ? Yoksa bazı pratikleri var mıdır ?

Aslında çocukken mutluluk kendiliğinden gelişen bir ruh hali çünkü çocuklar en mükemmel halinde doğmuş canlılar olarak, iç seslerini dinlemeye programlanmışlardır. İç sesleri onlara mutlu olmaları konusunda rehberlik eder. O nedenle anneleri ile araları bozulsa bile 3-5 dakika sonra o can sıkıcı durumu unutup eski kaldıkları yerden hayata devam ederler. Kin gibi negatif duyguları içlerinde saklayıp çoğaltmazlar ta ki büyüklerinden bunu öğrenene kadar. Onları gün içinde izlerseniz, aralıksız olarak kendilerini mutlu edecek bir eylemden diğerine koştuklarını görürsünüz. İstediklerini yapmalarına izin verilmediğinde ise "sıkıldım" cümlesini duyarsınız. Oysa bir yetişkinden bu sıklıkla "sıkıldım" cümlesini duyamazsınız. Nedir büyüdükçe değişen bu durum ? Duygularımızı ve düşüncelerimizi dile getirmekten ya da belki farketmekten alıkoyan şey nedir ?

Mutluluk doğduğumuzda çok kolay ulasabildiğimiz bir durumken, büyüdükçe rehberimizin kendimiz (iç sesimiz) olmaktan çıkıp anne/babamız, öğretmenimiz ve içinde yaşadığımız toplum olmasıyla ulaşılması zorlaşıyor. Ne isteyip ne istemediğimizden sıyrılıp, çevremizdekilerin bizden ne isteyip ne istemediklerine odaklanıyoruz. Hepimizin ara ara duyduğu bir cümledir "Konu komşu ne der sonra !" Ama "Sen ne dersin ?" diyen pek çıkmaz. Zamanla bizden istenen okulları bitirip, bizden beklenen işlerde çalışıyoruz. Belki de bizden beklenen kişilerle evlenip, bizden beklenen sayıda çocuk yapıyoruz. Ama içimizde hep bir eksiklik duygusu var olmaya devam ediyor. Canımız sıkılıyor ve nedeninin ne olduğunu bilmiyoruz. Hatta çevremizin bizden istediği herşeyi sağlamamıza karşın mutlu olamadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Bazen bu hissi dile getirecek olsak "Harika bir ailen ve hayatın var. Daha ne istiyorsun!" gibi cevaplar suçluluk hissini pekiştiriyor. Sahi biz ne istiyoruz ? Geliri yüksek bir iş değilse, seven bir eş ve çocuklar değilse, sağlıklı bir vücut değilse istediğimiz ne olabilir ki ?

İstediğimiz mutlu olmak ve buna giden yol belli değil. Eskiden belliydi ama zamanla üzeri toz kaplandı ve o yolu bulmak için tozları silkelemek gerekiyor. "Bu tozlar nasıl silkelenir Demet ?" diyebilirsiniz. O zaman işte size cevap :) Mutlu olmak için önce kendinize yönelmeniz, kendinizi tanımanız, olduğunuz gibi kabul edip sevmeniz gerekiyor. Bir tür çocukluğunuza dönmeniz gerekiyor. Siz 3-5 yaşındaki bir çocuğun aynada kendisine bakıp "Popom çok büyük !" dediğini ve bu nedenle kendisinden nefret ettiğini gördünüz mü hiç ? Çocuklar kendisi ile barışık ve mutlu. 

Anlayacağınız biz yetişkinlerin mutlu olmayı tekrar öğrenebilmesi için yapması gerekenler var ve bunlar günlük ritüeller. İki gün yapıp bırakmak birşeyi değiştirmiyor. Kendimin de uyguladığı birkaç tanesini paylaşmak istedim. Bende kesinlikle işe yarıyor. Umarım siz de yararını görürsünüz.

* Her sabah uyandıktan sonra yatakta 5-10 dakika kalıp, hayatımda olan ve var olduğu için mutlu olduğum şeyleri içimden geçiriyorum ve teşekkür ediyorum. Her seferinde bu listeye yeni şeyler eklemeye çalışıyorum. Amaç eskileri tekrar etmek değil, yenilerini bulmak. Çok büyük şeyler olmasına gerek yok. Sıcacık bir yatağınız olması bile listede yer alabilecek güzel bir örnek.

*Yataktan kalkıp aynada kendime ve hatta gözlerimin içine bakıp " Demet, şartlar ne olursa olsun seni çok seviyorum." diyorum. Bunu evde olan kişi durumuna göre bazen sesli, bazen içimden geçirerek söylüyorum ama tabi ki sesli olması daha iyi :) Bu uygulamayı Louise Hay'den öğrendim. Geçen gün bunu bir yakınıma söylediğimde bana, daha önce hiç aklına kendine sevgisini dile getirmenin gelmediğini söyledi. Çevremizde pek çok kişiye yapabildiğimiz bu durumu, kendimize yapmıyor olmamız aslında şaşkınlık verici.

*Kahvaltıdan önce 10-15 dakika meditasyon yapmak. Bu neden gerekli ? Her gün ve saat yapacak listesine aşırı görev eklenen bizler, kendimizden beklediğimiz performans altında eziliyoruz. Neyi öteleyip neye öncelik vermemiz gerektiği konusunda, rehberimizle olan toplantımız gibi düşünün. Bir tür evren, ruhunuz ve bedeniniz 10-15 dakikalığına el ele verip size gün içinde gerekenleri yüklüyor. Bu sürede hiçbirşey düşünmeden durmanın yarattığı ferahlık sizde gün boyu süren bir dinginlik sağlıyor. Sabırsız yapınız kayboluyor. Gelişen durumları daha soğukkanlılıkla karşılıyorsunuz. Bir tür o gün için kendinize format atmış oluyorsunuz ve gününüz daha iyi geçiyor. Ve sanırım en önemlisi korkmamayı öğreniyorsunuz. Karşınıza çıkan her durumun size birşey öğretmek için karşınıza çıktığını ve sizin o durumun üstesine gelecek güce sahip olduğunuzu hatırlatıyor.

*Gün içinde gelişen ve sizi mutlu eden olayları yaşayınca teşekkür etmek. Bir süre sonra insanın kendisi ile olan bağı tekrar güçlendiği için bu tür örnekleri daha çok farketmeye başlıyorsunuz ve teşekkürlerin sayısı artıyor :) Kimileri daha önce de belki hayatınızda olan durumlar oluyor ama siz onlara hiç bu gözle bakmamış oluyorsunuz.

*Nelerin sizi mutlu ettiğini farkettikçe hayattaki yol haritanız belirginleşmeye başlıyor ve ne yapacağınızı ya da ne yapmak istediğinizi bilmeye başlıyorsunuz.

*Eğer zamanınız olursa akşam da 10-15 dakika meditasyon yapabilirsiniz.

*Uyumadan önce o gün içinde sizi mutlu eden durumları ve hayata dair genel olarak mutlu eden durumları aklımızdan geçiriyoruz. Bu uykuya da mutlu dalmamıza yardımcı oluyor.

*Sonuncusu ise fiziksel bir durum. Bedenimiz bizim bu gezegendeki tapınağımız gibi. Eğer o iyi durumda değilse, onun hareket kapasitesi kısıtlanıyor. Onun içindeki elektrik akımıyla ortaya çıkan duygularımız bundan etkileniyor. Yani sağlıklı bir vücudu olmayan bir kişinin, duygusal olarak harika bir durumda olması ya da mutlu olması pek olası değil. Bizim ilk görevimiz ona iyi bakmak ve mutluluğa giden yolda bize yardımcı olmasını sağlamak. Antidepresanlara değil, kendimize ilgi göstermemize gereksinimimiz var.

Tüm bunları yaparsam mutlu olur muyum ? Bu uygulamalar kendimize ve hayatımızdaki mutlu olduğumuz alanlara odaklanmamızı sağlıyor. Neye odaklanırsak hayatımızda onlar artıyor. Yani cevap EVET.

Bir başka blog yazımda görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri diyeti - bölüm 4

Veee bu serinin son yazısını yazmak için bilgisayarımın karşısımdayım. Epey zamandır bu anı bekliyordum. Ve zamanı geldi.

Öncelikle bu yazımda yediğim gıdalar için markete alternatif olarak kullandığım yöntemlerden bahsedeyim. Eskiden çok büyük oranda gıdamızı marketten alıyorduk. Marketler yoğun şehir hayatının gereksinimleri nedeniyle ortaya çıkan mekanlar. İş çıkışı uğrayıp her türlü gereksiniminizi alabileceğiniz yerler. Onca gıdanın market raflarında aylarca bekleme olasılığına karşın, uzun süre bozulmalarını önleyici kimyasallar eklenmiş durumda. Ve bu kimyasal (ilaç) oranları belli bir yüzdenin altında olduğunda, paketin üzerine yazılma zorunluluğu yok. Yani siz haberiniz olmadan pek çok zararlı kimyasalı gıdanız ile birlikte tüketiyorsunuz. Markete alternatif yöntemler ise gıdanızı olabildiğince üreticisinden almak. Örneğin sebze ve meyvenizi semt pazarlarından alabilirsiniz. Bu pazarlardan alırken seçeceğiniz gıdaların hepsinin birbiri ile aynı görünümde olmaması veya kimisinde kurt olması iyi belirtiler. Genetiği değiştirilmemiş gıdalar bağırsak yapımız için daha uygun gıdalar. Oturduğum semtte Çarşamba günleri köylü pazarı kuruluyor. Oradan sebze ve meyve alıyorum. Kuru fasulye alınca buz dolabında saklıyorum. Yoksa kurtlanıyor veya böcekleniyor. Pazardan kabuklu ceviz alıyorum. Her gün yiyeceğim kadarını kırıyorum. Ceviz alırken kabuğu çok açık renkli ve pırıl pırıl ceviz almıyorum. Öyle olanlarını çamaşır sulu suda beklettiklerini duydum :/  Sabah kendime hazırladığım salatada fırsat oldukça koyu renkli sebzeler kullanıyorum. Örneğin pancar, şalgam, mor lahana, roka, kara lahana vb. Ne kadar koyu renkli olursa o kadar faydalılar (çünkü antioksidan özellikleri bu renk maddelerinden geliyor).  Meyve alırken içi ve dışı renkli meyveleri alıyorum. Örneğin armut, elma ve muz gibi içi renksiz meyveleri yemiyorum. En iyileri ahududu, yaban mersini, frenk üzümü gibi şeker seviyesi düşük meyveler. Eskide şekerli ürünler yerken bu meyvelerin tadını pek alamazdım. Oysa şimdi aromalarını çok daha iyi alabiliyorum. Şeker ve unu hayatımdan çıkarınca, dilimdeki tad duyuları olması gerektiği gibi çalışmaya başladı. Portakal, kivi vb pek çok meyveyi tüketiyorum. Günde bir su bardağı civarında meyve yemek ideal olanı. Pazardan bir ara yaban mersini kurusu alıyordum. Aslında çok tatlı olmayan bu meyvenin kurusu inanılmaz tatlıydı. Sonradan öğrendim ki yaban mersini  ağır çeksin diye şekerli suda bekledikten sonra kurutuluyormuş. Bunu duyunca almayı bıraktım. Bu şekerde bekletme işlemini hurma için de yaptıklarını duydum. Dalından hurma hiç yemediğim için bu konuda fikir yürütemedim.

Pazardan gezen tavuk yumurtası alıyordum. Bir kez eve geldiğimizde bazı yumurtaların üzerinde barkod olduğunu gördüm. Belli ki market yumurtasıydı. Oradan yumurta almayı bıraktık. Ben oturduğumuz semtte gezerken, bir evin civarında dolaşan tavukları gördüm. Evin kapısını çalıp, yumurta satıp satmadıklarını sordum. Satıyorlarmış :) Yumurtaları oradan almaya başladım. Şimdilerde Keles tarafında yaşayan bir çiftçiden alıyoruz.

Ben süt ürünleri tüketmiyorum ama eşim yoğurt yemeyi sevdiği için ona Misi Köyü yakınlarında yaşayan bir çobandan, koyun veya keçi sütü alıp yoğurt mayalıyorum.

Kahvaltıda ve neredeyse yemeklerin hepsinde kullandığımız tereyağını Keles tarafında yaşayan bir kişinin eşi yapıyor. Tuzsuz tereyağı alıyorum. Çünkü tereyağında kullandıkları tuzun türünü bilmiyorum. Ben artık sofra tuzu kullanmıyorum. Çünkü sofra tuzu doğada var olan bir tuz türü değil. Sanayide kullanılmak amacıyla tuzun ayrıştırılması ile elde edilmiş bir tuz. Sonraları nasıl olmuşsa sofralarımıza kadar gelmiş. Vücudumuz tuzu doğada bulunduğu formu ile kullanmaya programlı. Yani sofra tuzundaki saf tuzu değil, onun doğada birlikte bulunduğu diğer mineraller ile birlikte alınca yarar sağlıyoruz. Ayrıştırılmış sofra tuzu vücut için zararlı. Ben deniz veya kaya tuzu kullanıyorum. Denizlerde kirlenme durumunu göz önüne alırsak sanırım kaya tuzu en iyisi.

İç bademi Datçalı bir kişiden alıyorum. Göndermeden bir gün önce kırıp ertesi gün gönderiyor. Kargodan gelir gelmez buz dolabında saklıyorum yoksa kurtlanıyor.

Zeytin yağını zeytinliği olan tanıdıklarımızdan alıyoruz.

Bu sene kendi sirkemizi yapmaya başladık. İnternetten araştırıp nasıl yapıldığını öğrendik. Dr. Gökşin Balım'ın web sitesinde harika tarifler var. Onun elma sirkesi tarifini kullandık. Şimdi her gün tahta kaşıkla karıştırma aşamasındayım. Mis gibi kokmaya başladı. Heyecanla olmalarını bekliyorum.

Yazdan konserve domates suyu ve sosu yaptık. Turşumuzu kurduk. Kahvaltılık zeytinlerimizi hazırladık.

Etimizi kasaptan alıyoruz. Bazen çekilmiş kuyruk yağı alıyoruz. Bu kuyruk yağı İran'dan geliyormuş :) Memleketimde hayvancılığın geldiği durum. Kuyruk yağını tereyağı gibi yemeklerde kullanıyoruz. Bazen paça alıp, uzun süre kısık ateşte kaynatıp, kemik suyu hazırlayıp konserveliyoruz. Pazardan aldığımız bazı sebzeleri (kereviz, bal kabağı vb.) bu kemik suyunda haşlayıp, mikserle inceltince harika çorbalar ortaya çıkıyor. Kemik suyu en hızlı iyileştirici gıda. İçinde kolajen var. Nasıl hazırlanacağı ve faydalarına dair başka bir blog yazısı yazmayı planladığım için burada detaya girmeyeyim.

Yani anlayacağınız pek çok farklı tedarikçimiz var. Evet gıdalarımızın hepsi bir yerde satılmıyor ve evet bu nedenle biraz daha fazla takip gerekiyor ama kendini iyi hissetmek için, sağlıklı olmak için tüm bunlara değer. Belki bu farkındalık çoğumuza yayılınca, geleceğin marketleri başka uygulamalara geçerler.

Fermente gıdalar bir süredir ilgimi çeken gıdalardı. Bu gıdaları siz kendiniz hazırlayabiliyorsunuz ve içindeki bakteriler, bağırsağınızdaki iyi huylu bakterilere yardımcı oluyor. Geçen sene Alman lahana turşusu (sauerkraut) yapmıştım. Bu sene Kore turşusu (kimchi) yaptım. Tuz oranını ilk seferde tutturamadım ama ikinci denemem için sabırsızlanıyorum.

Hiç ekmek yemediğim için salatanın suyuna ekmek banamıyorum ama salatanın suyunu kaşıkla veya kabı kafaya dikerek içiyorum :) Ekmek şart değil yani. Eskiden şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Ekmeksiz hiç doyulur mu !" Hiç ekmeksiz bir dönemi olmamış birine göre, bana bunu düşündürten neydi bilmiyorum. Düşünsenize, hiç denememişim ama çok keskin bir fikrim var. Nasıl oluyorsa artık ! Şimdi biliyorum ki asıl ekmekle doyulmuyor, acıkılıyormuş.

Gayet dinlendirici bir uykum var, sabahları yataktan yorgun kalkmıyorum, hayat daha güzel geliyor.

Ben taş devri (paleo) diyeti yapıyorum. Birbirine benzer farklı diyetler var. Amerika'yı yeniden keşfetmek istemiyorum diyorsanız, daha önce benzer yollardan gidenlerin izlerini takip edebilirsiniz. Sağlıklı Yaşıyoruz sayfasını hazırlayanların hikayelerine buradan ulaşabilirsiniz. Nasıl pek çok hastalığın ilaç kullanmak yerine beslenme değişimi ile üstesinden gelindiğini göreceksiniz. Ayrıca "neyi nereden alıyoruz" adlı sayfalarında gıdalarını aldıkları yerleri paylaşmışlar.

Ayrıca çok yakın bir arkadaşımın kardeşi yöresel doğal ürünler satıyor. Instagram hesaplarının adı Bağ Evi. İletişime geçmek için buradan onlara mesaj gönderebilirsiniz.

Kendimde farkettiğim son bir farkındalığı da yazarak bu yazımı bitireyim.

Beslenmemi değiştirdim ama hayatıma gerekli hareketi veya sporu ekleyemedim. Son birkaç ay vücudumun menstrual döngüsü 3-4 haftadan 2 haftaya indi. Neredeyse haftada bir migren atağı olmaya başladı. Buna pek anlam veremedim. Kendimce yapabileceğim herşeyi yaptığımı düşünüyordum. Epey araştırınca bu belirtilerin arka planında hormon düzeni bozukluğu olduğunu ve bunun da hareketsizlikten kaynaklandığı ortaya çıktı. Vücutta biriken toksik atıkların atılması için belli miktarda hareket, terleme gerekiyormuş. Vucut bu hareket olmayınca kendince toksik atıkları atmak için farklı yollar geliştirmiş :) Şimdilerde yürümeye başladım ve bu belirtiler kayboldu. Yani yaşam şekli değişikliği beslenme ve sporla birlikte yapılırsa sağlıklı oluyor.

Yediğimiz gıdalar sadece karnımızı doyurup bize enerji vermiyorlar. Aynı zamanda bizi kişiliğimizi şekillendiriyorlar. Kendi hayatımızı istediğimiz şekilde şekillendirebilmek için başlangıç noktası gıdalarımız bence. Ayda bir alışkanlığımızı değiştirsek, birkaç yılda tüm hayatımız değişebilir. Kaybedecek neyimiz var ?

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)  Fotoğraf: Aykut Güngör

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Eğer yeni blog yazılarımı kaçırmak istemiyorsanız, aşağıya e-posta adresinizi yazarak kayıt olabilirsiniz. Bu şekilde her yeni blog yazım e-posta adresinize gelmiş olacak. Yeni yazılarımda görüşmek üzere ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 3

Taş Devri Diyeti'mden yola çıkarak yazmaya başladığım blog yazım biraz çeşitlendi. Size biraz neden-sonuç ilişkisini de yazmak istedim. Ben merak ettiğim bir şeyin nedenini öğrenince aklımda daha çok kalıyor. Bu nedenle, size bu şekilde anlatmamın daha yararlı olacağını düşündüm.

Taş Devri Diyeti ile beslenmemden bu yana "vücudunuzu dinleyin" sözüyle ne demek istendiğini anladım. Daha önce pek çok yerde duyduğum ama anlamadığım, benim için karşılığını bulamamış bir sözdü. Vücut nasıl dinlenir ki ? Vücudumu anlamam için ne yapmalıyım ? Cevapsız pek çok soru. Şimdilerde vücudunu dinlemek nasıl oluyora dair fikrim var. Hatta geçmiş dönemlerde yaşadıklarıma dair bile yorum yapabiliyorum.

Burada birkaç örnek vereyim. Belki bazılarınız, bu durumlarla karşı karşıyadır ve yardımcı olur. Yirmili yaşlarımın ortası ve sonlarına doğru, vücudumun normal işleyişini farkında olmadan bozmuşum (üniversite sonrası iş arama, iş ortamına uyum sağlama, hangi şehirde yaşayacağına karar verme, kendine yaşam alanı oluşturma vb. konular kendi çapında yeterli stesi yaratmış). Sonra iki yıl içinde yaklaşık 7-8 tane dişim çürüdü ve dolgu yaptırdım. Stres vücut dengesini bozduğu için vücutta kalsiyum alımını, kullanımını da değiştiriyormuş. Ben içeriğini bilmeden sadece daha dayanıklı olduğu için amalgam (siyah/gümüş renk olan) dolgudan yaptırdım. İçeriğini yıllar sonra Gaps Kitabı sayesinde öğrendim. Bu dolgunun içinde yüzde 53 oranında cıva, geri kalanında ise gümüş, kurşun, kalay, bakır, çinko gibi çeşitli maddeler yer alıyormuş. Yani ağır metalleri bilmeden beynimden beş santim öteye yerleştirmişim :) Sonraki yıl vitiligo denen bir hastalıkla tanıştım. Bu da bir bağışıklık sistemi hastalığı. Bağışıklık sistemi çeşitli nedenlerle aşırı uyarıldığı için vücutta bir alan seçip ona savaş açıyor. O seferki hedef derim ve ondaki pigmentlermiş. Vücudumda renk kaybeden bir bölge oldu. Komik olan ise her gün aynaya bakıp saçını tarayan, diş fırçalayan ben, bu değişimi görmedim. İş arkadaşlarım farketti ve doktora gittim. Yüzüme bakmışım ama görmemişim. Kendimden uzaklaşmışım. Farkedecek halim yokmuş belki de. Doktora "Bu hastalık neden olur?" dedim ? "Tam nedeni bilinmeyen bir hastalık." dedi, Vitix adında bir ilaç verdi. İlacı cildimin beyazlayan yerine (sol kaşımın uç bölümü) sürüp güneşte beklemem gerekiyordu. Öğlenleri ilacı sürüp, iş yerinin bahçesine çıkıp, güneşte bekliyordum. Her gün birkaç dakika arttırırarak güneşlendim. Sanırım o zaman da dipte olan d vitaminim, bu sayede biraz kendini toparlamış olabilir. Bence ilaçtan çok d vitamini işe yaradı. Bu hastalığı, o dönemdeki en büyük stres kaynağım olan tekstili bırakıp, fotoğraf yolculuğuma başlamam için bir fırsata dönüştürdüm. Yaklaşık üç yıldır ötelediğim kararımı uygulamaya koydum. Stres kaynağı ortadan kalkınca vitiligo durdu. Bu nedenle kaşımdaki beyaz bölgeyi çok seviyorum. Onun sayesinde çok sevdiğim bir hayata geçme şansım oldu. Ben onu sahiplendiğim için gören herkes özellikle boyattığımı düşünüyor.

Vücudumun verdiği sinyallere dönecek olursam bir diğeri ara sıra oluşan enfeksiyonlardı. Bunları gittiğim havuzdan kapmış olabileceğimi düşünüyordum. Oysa bağırsak floramın kötü durumda olduğunu ve bunu kendimin yarattığını bilmiyordum. Beslenme değişimi bu sorunu da ortadan kaldırdı.

5-6 yıl önce yaz sonuna doğru bacağımın bir yerinde kaşıntı oldu. Önce sivrisinek ısırdığını düşündüm. Sonra bir ay gibi bir süreyi geçince, bunun sivrisinek ısırığı olmadığını anlayıp doktora gittim. Doktor stres kaynaklı olduğunu söyledi :) Vücudum belkide dikkati stres kaynağından başka yere çekmek için kendisine göre bir yer seçip böyle bir kaşıntı oluşturmuş. Bu konuda ilaç kullanmadım. Sanırım bir yıldan kısa bir süre sürdü ve kendiliğinden geçti.

Tam ne zaman başladığını hatırlayamadığım bir diğer durum ise migren. Üniversitedeki ev arkadaşıma üniversite dönemde migrenim var olup olmadığını sordum. Arkadaşım ara sıra güçlü baş ağrılarım olduğunu hatırlıyor. Çocukken yoktu, eminim ama sonra bir ara ortaya çıktı. Başımın, sadece bir tarafında olan şiddetli ağrının kaynağının, bağırsak florası olduğu düşünülüyor. Ben bu düşünceyi destekler gelişmeler yaşadım. Örneğin un ve şekerli gıdaları hayatımdan çıkardığımdan beri daha az karşılaşıyorum ve ağrının şiddeti azaldı. Önceleri çok güçlü ağrılar olabiliyordu. Migren değişik bir durum. Vücudunuzda sadece el kadar bir gölgenin ağrıyor. Buna karşın bu bölge beyinde bir yer olduğu için sizi hayatın dışına atıyor :) İşin ilginç olan yönü şu. Eskiden ağrı başladığında tatlı ve unlu birşey yersem, ağrının hafifleyeceğini düşündüren bir his oluyordu ve ben bu gıdalardan tüketiyordum. Tahmin edin sonuç ne oluyordu :) Ağrı çok daha şiddetlenip kötüleşiyordu. Ben hep aynı şeyi yaptığım için bu durumun migren atağının normal gidişatı olduğunu düşünüyordum. Oysa ben, yediklerimle kötü bakterileri besleyip süreci çok daha kötüleştiriyormuşum. Bağırsağımdaki kötü huylu bakteriler o hissi oluşturarak beni yönetiyormuş. Yani anlayacağınız vücudum yıllar içinde bana o kadar çok mesaj vermiş ki. Ben bu mesajları çözebilecek bir şifreye sahip olmadığım için anlayamamışım. O nedenle lütfen GAPS kitabını alıp okuyun. Kendinizi tanımanız ve sahip olduğunuz kapasitenin, azı yerine çoğunu kullanabilmeniz için harika bir yol. Bu kitapı okuduktan sonra karşınıza çıkan belirtiler ve hastalıklara farklı gözle bakacaksınız. Kendi hayatınızın sorumluluğunu tümüyle doktorlara yüklemek yerine kendiniz üstleneceksiniz. Çünkü çözüm sizde.

Şimdilerde Taş Devri diyeti ile beslenen ben, kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bağışıklık sistemimin çalışmasını kolaylaştıracak konulara dikkat ediyorum. Farklı bir gıda yediysem o gün ve sonrasında vücudum farklı tepkiler (gaz , yorgunluk, kaşıntı vb.) veriyormu diye gözlem yapıyorum.

D vitamininin önemine dair fikriniz var mı ? Artık sağlık ocaklarında kan verdiğinizde (önerim öğleden önce vermeniz, saat 14:00 gibi hastaneye teste gönderiliyormuş) D vitaminine de bakılıyor. Benim iki yıl önce 20 mg/L'den düşük olan D vitaminim, geçenlerde ölçtürünce 56 mg/L çıktı. İdeali 80-100 mg/L aralığı. Ben güneş ışınlarının uygun olarak geldiği yaklaşık altı ay boyunca, fırsat buldukça öğlenleri yarım saat güneşleniyorum. Ve günlük 2000 IU d vitamini takviyesi alıyorum. Buna karşın ideal olan aralığa henüz gelememiş durumdayım. Kendimin iki yıl önceki halini hatırlıyorum. Ne zaman dışarıda uzun kalacak olsam güneş kremi sürerdim. Genelde kapalı ortamda çalışan biri olarak, güneşe neredeyse hiç denk gelmiyormuşum. Yani ara sıra balkona çamaşır astığım beş dakikayı saymazsak tabi :) Ve bunun farkında bile değildim. Oysa D vitamini, pek çok önemli vücut fonksiyonu için gerekli bir vitamin. Eksikliği, vücudun olması gereken bazı işlemleri yapamaması anlamına geliyor. Öte yandan güneş kremlerindeki sayısız kimyasal madde, güneş ışınlarını engellese bile deriden emilip kana karışarak vücutta toksik bir kirlenme yaratıyor. Taş devrinde yaşayan akrabalarımız gün ışığında çok daha uzun süreler kalıyorlardı. Ayrıca gün içinde belli miktarda güneş ışığı görmek, iyi bir uyku için de gerekliymiş. Sabah erkenden evden çıkıp, akşam karanlıkta eve dönen pek çok kişi, güneşi hiç görmeyebiliyor. Sadece gıdalardan alınan D vitamini, günlük gereksinimimizi karşılayacak oranda değil ne yazık ki.

Birşey yediğimiz zaman nasıl doyarız ? Bazen miğdemiz çatlayacak kadar çok yememize karşın, göz doymak bilmez. Sizce neden ? Bunun nedeni düzgün çalışan bir bedenin, yenen yanlış gıdalar ile işleyişinin bozulması. Şeker ve unlu gıda tüketmek size o gıdaları yerken mutluluk verebilir çünkü bu gıdalar, vücutta mutluluk hormonu (dopamine) salgılnmasına yol açıyor. Fakat sonrasında hızla yükselen kan şekeri ve insülin nedeni ile normalde aç olmamanız gerekirken, düşen kan şekeri nedeniyle tekrar acıkıyorsunuz. Yedikçe doymak yerine, daha da acıkıp daha sık yemeye başlıyorsunuz. Çok miktarda şeker ve karbonhidratlı gıda tüketmek, vücutta doygunluk hissi yaratıp yemeye engel olan leptin hormonunu baskılıyor. Bu hormon olmadan kendinizi doymuş hissetmiyorsunuz. Ve daha çok yiyorsunuz. Vücut günlük aldığı enerjinin % 60'ını sindirime harcıyor. Siz aralıksız (veya çok sık) yiyerek belkide günlük alınan enerjinin çoğunu sindirime yönlendiriyor olabilirsiniz. Bu ise vücudun yapması gereken diğer işler için enerji yetmezliğine yol açıyor olabilir. Pek çok kültürdeki oruç tutmanın mantığı buradan geliyor. Vücuda belli süre sindirim yaptırılmayarak, diğer alanlarda uğraşması için fırsat tanınıyor. Örneğin karaciğerin vücutta 400'den fazla görevi var. Siz şekerli/unlu gıdalarla onu sürekli insülin salgılaya yönlendirirseniz, vücuttaki toksik atıkları işleme ve atmaya dair çalışamamış oluyor. Başka çok ilginç bir durum daha var. Vücut stres altındayken kaçmak veya savaşmak için (fight or flight response) ilk olarak enerji kısıtlamasına gittiği yer, sindirim sistemiymiş. Yani örneğin siz birşey yediğinizde 3-4 saatte sindirecekken, belki bir günde sindiriyorsunuz. Bu ise kabızlığa yol açan nedenlerden biri. Bir diğeri ise yeteri oranda sağlıklı yağlardan tüketmemek. Çevremde sayısı azımsanamayacak sayıda kişide kabızlık olduğunu duyuyorum. Günde 1-2 kez yapılan bir eylemi haftada bir kez yapanları duydum. Bir hafta evde çöp bekletseniz nasıl çürüdüğünü ve rahatsızlık verdiğini herkes bilir. Bir hafta bağırsakta bekleyen gıdalar da orada mayalanıp çürüyor ve sizi zehirliyor. Yani bağırsak floranızın iyi durumda olup olmadığını dışkılama şekli ve sıklığından da anlayabilirsiniz. Dışkılama şekline ilişkin de pek çok bilgi var ama burada o konuya girmeyeyim :)

Aranızda sabahları dinç ve enerjik kalkan kaç kişi var ? Bence bu soruya evet diyenler çok azdır. Yorgun olmaya yol açan başka önemli bir durum ise gene şekerin başka bir etkisi. Beyindeki protein zincirlerinden biri olan Orexin'in, bizim uyuma ve uyanma döngümüzü düzenlemede önemli rölü var. Bu sinir ileticileri, vücuttaki kan şekeri değişimine karşı çok hassaslar. Kan şekerinin hızla artıp azalması (ki bu şekerli, unlu, işlenmiş gıdalar yendiğinde oluyor), Orexin'in bloklanmasına, uyartıları iletememesine ve görevini yapamamasına yol açıyor. Uyku döngüsü bozulmuş bir kişi kronik yorgun ve düşük enerjiye sahip oluyor.

Yolda giderken egsozundan kara dumanlar salan bir kamyon veya araca mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu araçlar genelde daha ucuz olduğu için benzin veya motorin yerine 10 numara madeni yağ denen bir yakıt kullanıyorlar. Havayı ne kadar kirlettikleri ortada. Ayrıca bir süre sonra araçta bozulma ve hasara yol açıyor. Yani kalitesiz yakıt zarar veriyor. Şekerli ve unlu gıdalar da vücudumuz için kötü bir yakıt. Omega-3 yağlar, sebze, et, meyve gibi gıdalarla belsendiğimizde sindirim sonucu daha temiz enerji çıkıyor ve sindirim sonucu ortaya toksik maddeler pek çıkmıyor. Oysa un ve şekerde durum tam tersi. Hızla sindiriliyor ama ortaya çıkan enerji kirli bir yakıt ve atığı çok. Bu gıdaları yiyenlerin karaciğeri, bunca atıkla o an baş edemediği için bu atıkları yağ içinde bel bölgesine depoluyor. Eğer bir şekilde çok ani kilo verirseniz, bu bölgedeki yağların içindeki toksik maddeler aniden kana karışacağı için sizi zehirleyebilir.

Şu içinde yaşadığımız bedenin ne yönleri var değil mi ? Baş döndürücü özellikleri var. İlk başta bilgi çığ gibi geliyor ama bir süre sonra işin mantığını oturtunca, bu bilgi akışı yavaşlıyor ve kendinizi daha kontrol altında hissediyorsunuz. Bu yazımın bir bölümü daha olacak. Dördüncü ve son bölümde görüşmek üzere ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

Evet, hiç kendinizi başkası ile kıyasladınız mı ? Sanırım bu soruya çoğumuzun verdiği cevap "evet"tir. Kendinizi başkası ile kıyaslamanın hemen arkasından can sıkıntısı gelir ve derin bir nefes alıp aklımızda can sıkıcı farklı ölçümler yapmaya devam ederiz. O can daha da sıkılır ve avuntuyu yiyeceklerde veya başka alışkanlıklarda ararız.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 4

Veeeee bu serinin son blog yazısını gelinler ve damatlar için hazırladım. Tek amacım düğün gününü daha güzel geçirmeniz ve bunu başarmak zor değil. Ne yapmanız mı gerekiyor ? Daha önceki diğer üç yazımdan (1, 2 ve 3) sonra aşağıdaki yazımı okumak.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 3

Bu blog yazımı damatlar için oluşturdum. Bilmiyorum damatlar gelinler kadar ilgi gösterecek mi :) Ben gelin ve damada aynı değeri verdiğim için ayrımcılık yapmadım ve işlerine çok yarayacak önerileri bu yazıda topladım. Düğün gününe dair stres önleyici bilgiler içeriyor. Gelin birlikte göz atalım.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 2

Heyecanla püf noktalarının devamını beklediğinize eminim. Bu blog yazımdaki püf noktalarını gelinler için hazırladım. Düğün gününe dair stres önleyici bilgiler içeriyor. Hadi bir göz atalım.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 1

Çocukluktan beri oyuncak bebekler ile oynayan kız çocuklarının büyüdüklerinde bir günlüğüne bile olsa kendi oyunlarının kahramanı olmak istedikleri bir gün düğün günü. Bu durumu bir erkek bakış açısı ile anlamak pek olası değil. O nedenle bırakalım dağınık kalsın :)

Read More

dance me to the end of love

Leonard Cohen'in dance me to the end of love  şarkısını dinlemek beni içinde bulunduğum zamandan alıp başka boyutlara taşıyor.Bir şarkı her dinlendiğinde aynı etkiyi yaratabilir mi ! Şaşılası durum ama bunu yapıyor. Sözleri, Leonard Cohen'in taş plağı anımsatan cızırtılı sesi şarkıyı daha güzel kılıyor. Bu şarkı bana ikili ilişkilerdeki onca iniş ve çıkışa, çatışmalara rağmen neden hala bir arada olunduğunun cevabı gibi geliyor.

Bu şarkının videosunu izlediğimde aklıma fotoğrafladığım bir dans geldi.Çok keyif alarak çektiğim bu güzel dans fotoğrafları, blog yazımın en güzel tamamlayıcısı olur diye düşündüm ve sizinle paylaşmak istedim.

2012-11-27_001
2012-11-27_001
2012-11-27_002
2012-11-27_002
2012-11-27_003
2012-11-27_003
2012-11-27_004
2012-11-27_004

Subscribe to our mailing list

* indicates required