Nostradamus'u anladım

Bir kahin olmak ilginç birşey olmalı. Hep ilgimi çeken bir alan oldu. Acaba geleceği görebilmek nasıl birşeydir diye düşünmüşlüğüm var. Ama bende en çok hayal kırıklığı oluşturan bölümü, Nostradamus’un kendi karısının öleceğini görmesine karşın, süreci değiştirememiş olması. Yani eğer değiştiremeyeceksek, onu görebilmek pek bir işe yaramıyor değil mi ? Şu sıralarda Nostradamus’u anlamaya başladım. Çevremdeki bazı kişilerin, hayatlarının ilerleyen yıllarının nasıl şekillenebileceğini görebilmeme, onlara bu konularda kendi düşüncelerimi söylememe karşın, değişen birşey olmadı. Neden ? Çünkü insan olarak, yeryüzünde değiştirebileceğimiz tek kişi kendimiziz. Başka hiçbir insanın hayatını değiştirme ve şekillendirme gücümüz yok. Buna özgür irade deniyor. Peki başka kişilerin hayatını değiştirebilme gücümüz yoksa, neden Dünya’daki bütün insanlar 7/24 başka insanların hayatını değiştirmeye çalışıyor ? Aile, okul, iş, partiler, gruplar sürekli bu değişim için uğraşıyor. Ama o değişimin gerçekten olmasını sağlamak için karşıdaki kişinin, o değişimi istemesi gerekli. İstemedikten sonra hiçbir şey değişmez. Peki bu durumda Nostradamus’un eşi ölmek mi istedi acaba ? Belki. Şöyle bir bakınca, çevrede yavaş yollu ölümü seçmiş epey kişiyi görüyorum ben :) Belki de farkında olmadan, kendi hayatlarında mutsuz oldukları alanları değiştiremeyeceklerine inandıkları için bu yolu seçiyorlar. Oysa kendi hayatlarındaki mutsuz oldukları alanları değiştirebilecek tek kişi kendileri ve sanırım bunu bilmiyorlar. Onlar, hayatın getirdiklerinin veya başka insanların kurbanı olduklarını düşünüyorlar. Bu düşünce insanı birşey yapmamaya ya da birşeyleri değiştirmemeye itiyor. Bu durumda hiç çaba harcamanıza gerek yok ve şikayet etseniz yeter yani. Şikayet ettiğiniz için süreç değişiyor mu ? Hayır. Dile getirdiğiniz için rahatladığınızı sanıyorsunuz ama aynı hikayeyi bir kez daha söylediğiniz için hikayenizin gerçekliğine biraz daha inanıyor ve değişimden bir adım daha uzaklaşıyorsunuz. Üç yıl kadar önce otoimmün bir hastalık yaşadığımda, gittiğim birkaç doktorun söylediği cümle şuydu. “Bu hastalığı kabullen ve bunla birlikte yaşamayı öğren. Bunlar ömür boyu kullanman gereken ilaçlar.” Şok oldum. Neden hastalığı kabullenip onunla birlikte yaşamayı öğreniyorum ki ? Evde ampül patlasa, ampülü değiştirmek yerine karanlıkta yaşamayı mı öğrenirim yoksa ampülü mü değiştiririm ? Tabi ki ampülü değiştiririm. Ve öyle yaptım :) Biraz zamanımı aldı ama ampülü değiştirdim. Bu yaklaşım insana umut değil, umutsuzluk aşılıyor ve değişimin önünü tıkıyor. Çoğu kişinin hareket eden ölüler gibi yaşıyor olması rastlantı değil bence. Bu sadece sağlık sorunları ile ilgili değil, genel olarak hayatın daha iyi bir versiyonu olamayacağına dair inanç hayatın her alanında var ve insanları umutsuzluğa yönlendiriyor. Hayatta bir sorun varsa, çözümü de vardır. Ama biz enerjimizi çözümü bulmak yerine, sorundan şikayet ederek harcarsak, çözüme odaklanmazsak, değişim ve gelişim olamaz. Yani geleceği görüp görmemek değil, ne isteyip ne istemediğimize karar vermemiz daha değerli. Sonuçta hepimiz kendi hayatlarımızın Nostradamus’uyuz ve sadece kendi hayatımız üzerinde kontrolümüz var, başka kimsenin değil.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

küçük şeyler

Hayatta küçük şeyler büyük güven yıkımı yaratabiliyor. Nasıl mı ?

Yaklaşık bir haftadır pencerelerin içinin tozunu alayım istiyorum. Oydu, buydu, dur şunu yapayım sonra derken akşam oluyor ve ben bu işi gün ışığında yapmayı sevdiğim için ertesi güne bırakıyorum. Bu konu her aklıma geldikçe can sıkıyor. Tozu alacaktım ama yapamadım diyorum ve bir miktar suçluluk basıyor. Oysa kaç günün iş planının içine onu eklemiştim ama bir türlü gerçekleştiremedim. Bir diğer konu ise yaklaşık 6 ay önce aktardan aldığım Epsom tuzu ile kendime ayak banyosu yapmak. Böylece hem cilt yolu le magnezyum almış olacağım ve hem de bu ayak banyosu sonrası çatlayan topuğuma yağlı bir krem süreceğim. Bu arada şu cilt kuruluğu konusunda hala araştırmalarım devam ediyor ve çözümünü bulacağım :) Neyse konumuza dönelim. Ben her çorap giyip çıkardığımda, çorabım topuğuma takılarak çıkıyor ve “of, şu tuz banyosunu yapamadım” diye bir pişmanlık ta oradan geliyor. Bu pişmanlığın ardından, tüm isteyip te yapamadıklarım aklımda geçit töteni yapıyorlar. Oyunda kaybeden kişi olarak “puf” deyip kafamda konuyu değiştiriyorum. Çalışma masamdaki küçük not kağıtlarına yazdıklarımdan biri olan limon+karbonat uygulamasını dişime uygulamayı 2-3 haftadır istiyorum ve bir türlü sıra ona gelmedi. Tüm bu saydıklarım küçük şeyler ama insan üzerinde yarattıkları etkiler bir araya gelince büyük oluyor. İnsan kendini hiçbir şeye yetemeyen, yani yetersiz biri olarak nitelendiriyor. Yavaş yavaş bir özgüven yıkımı oluşuyor. Bu süreç yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıktığı için çoğumuz farkında bile değiliz. Çoğu şeyi yapamayacağımıza inanıyoruz, hayatı şekillendirenin biz değil, bizim dışımızdaki güçler olduğuna inanıyoruz. Öyle ya insan ayağına bir krem sürüp, toz bile alamıyorsa, hayatını nasıl şekillendirebilir ki ?

Bugün, kenarda durup beni psikolojik yıkıma uğratan bu isteklerimin hepsini gerçekleştirdim. Henüz tuz banyosunu yapamasam da en azından topuğuma krem sürdüm, toz aldım, dişime limon+karbonat uygulaması yaptım. Ve hatta mutfak sandalyesinin yerinden çıkan ahşap parçasını bile yapıştırdım. Kendimi bir savaş kazanmışçasına mutlu ve huzurlu hissediyorum.

İnsanın kendine verdiği küçük sözleri tutamaması, düzenli bir iç huzursuzluğu yaratıyor. Bu huzursuzluk, hedeflenen ideal dengeyi bozuyor. Farkındalık ise değişimin başlangıç noktası. O minik şeylerin benim üzerimde yarattığı etkiyi farkettim ve süreci değiştirdim. Bir daha hiç tekrarlamaz mı ? Tabi ki tekrarlayabilir ama şu anki bakış açım, onları daha kısa sürede listeden çıkarmak yönünde olduğu için negatif etki sürelerini azaltacağıma inanıyorum.

Sizin tamamlanamayan listenizdekiler neler :)

demet-argun-deniz-yildizi-bursa.jpg

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

düğün fotoğraflarına farklı bakış

Her fotoğraf çekimi farklı bir yolculuk benim için. Neden mi ? Çünkü fotoğrafladığım kişiler farklı, benim onlarla iletişimim farklı, birlikte geçirilen zaman sonunda öğrendiklerim ve kendime eklediklerimle ortaya çıkan ben farklı. Sanırım fotoğraf çekmekten sıkılmamamı sağlayan dinamik bu. Fotoğraf çektiğim ilk dönemlerde, aklımın büyük bölümü ortamın ışığı, onların duruş açıları, uygun fotoğraf makinası ayarlarını bulmayla ilgilenirken, karşımdakilerle ve ruh hallari ile pek ilgilenecek fırsat olmuyordu. Oysa fotoğraf çekiminde en sık şikayet edilen konu nedir ? İnsanların fotoğraf çektirirken gerilmeleri ve sıkılmaları. Buna bağlı olarak ortaya çıkan fotoğraf karelerinin, onları yansıtmaması ya da beğendikleri fotoğraflar ortaya çıkmaması.

Zaman içinde fotoğraf makinasına çok daha fazla hakim olmam, ışığı nasıl kullanabileceğimi bilmem, çok daha rahatlamama ve fotoğraf çekimlerinden çok daha fazla keyif almama yol açtı. Ben rahat olunca, fotoğrafını çektiğim kişiler de çekimlerde daha rahat ve mutlu zaman geçirmeye başladılar. Şimdilerde biliyorum ki en çok odaklanmam gereken şey, karşımdakinin ruh hali. Fotoğraf makinasının öbür tarafında, onları yalnız bırakmamak çok önemli. Belki de hayatlarında ilk defa böyle bir fotoğraf çekiminin parçası oluyorlar. Fotoğraf makinasının öbür tarafında, çekinmeden kendileri gibi olma rahatlığı sağlamak benim sorumluluğum. Bunlar aklımdan geçen birkaç düşünceydi. Deneyim insan hayatında çok şey değiştiriyor ve insana kendi gibi olması konusunda güç veriyor.

Fotoğraftaki güzel gelin ile yolum bir tekstil fabrikasında kesişti. Belki bazılarınız bilir. Eski bir tekstil mühendisiyim. Fabrikaya yolumun düşmesi tekstil mühendisi olmam nedeni ile değil, fotoğraf çekmem nedeniyleydi. Aslında daha önce düğün fotoğraflarını çektiğim bir arkadaşı nedeniyle beni biliyordu. Bana fabrika fotoğrafı çekip çekmediğimi sordu. Çektiğimi söyleyince, bir gün uğrayıp onunla ve çalışma arkadaşarıyla tanıştım. Hem istedikleri fotoğraflardan hem de hayata dair şeylerden bahsettik. Örneğin onun yıllardır sirke yapmasından, benim de ilgim olduğundan ama ilk denememin başarısız olduğundan bahsettik. Sohbeti akışına bırakınca içine dahil olan çeşitliliğe inanamazsınız :)

Fotoğraf çekimini yaptığımız gün, bize gün boyu eşlik etti. Ben bir başka gün ondan sirke anası aldım. İkinci sirke denememde kullandım. Hayat ne ilginç değil mi ? Hayatın bu sürprizlere açık yapısına bayılıyorum.

Sonra günlerden bir gün evlenmeye karar verdi ve fotoğraf alanı bambaşka bir konuya dönüştü. Bir akşam iş çıkışı o ve nişanlısı ile buluşup sohbet ettik. Birbirine çok yakışan ve içten yapıları ile onlarla sohbet çok keyifliydi. Genelin dışında, eski tarz stüdyo fotoğrafları istiyorlardı. Eski fotoğraflara bakmaya bayılan, büyükanne ve büyükbabasının eski fotoğraflarına çok değer veren gelinim, kendisinin de o tür düğün fotoğrafları olsun istiyordu. Bu isteği nedeniyle biraz da çekiniyordu. Beni pek çekmediğim bir alana, kendi isteği nedeniyle, istemeden sürüklemek istemiyordu. Oysa bu benim için kendimde yeni alanlar keşfetmek demekti ve çekinecek hiçbir şey yoktu :) Ondan bana beğendiği fotoğraflardan örnekler göndermesini istedim. Böylece tam beğenisini öğrenmeye çalıştım.

Düğün günü geldi. Kuaför sonrası onlarla buluştum. Tabi ki heyecanlılardı. Bir bardak su iyi geldi. Kısa bir sohbetten sonra fotoğraf çekmeye başladım. Ortaya çıkan fotoğraflardan birkaçını buraya ekledim. Hem onlar hem de benim için farklı bir deneyim oldu. Fotoğraflarını beğendiler. Benim için en önemlisi buydu. Farklı bakış açılarını seviyorum. Hayatı sıradanlıktan uzaklaştırıyor.

İyi seyirler ;)

dugun-fotografi-bursa-demet-argun-cift-kapali-mekan.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-damat.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin-damat-eski-gorunumlu.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin-damat.jpg

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

öğretileri değiştirmek

Aşağıdaki heykel nedense beni çok etkiledi. Heykelin adı "Self Made Man" ve heykeltraşı Bobbie Carlyle. Hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Heykeldeki adam bir kaya parçasını yontarak kendini ve geleceğini şekillendiriyor. Hayatı anlatan daha güzel bir heykel olabilir miydi bilmiyorum.

Bu bayram tatili benim için farkındalıkları çok bir tatil oldu. Eski benle, yeni benin birlikte çıktığı bir tatil gibiydi. Bu blog yazısını yazmaya yönlendiren bu oldu.

Bir fotoğrafçı olarak, fotoğraf düzenlerken YouTube videoları dinlemeye bayılıyorum. Bu benim için kitap okumanın yeni yöntemi denebilir. Aynı anda iki şey yapabilmek güzel :) Geçenlerde Bruce Lipton adında bir biyoloğun konuşmalarına denk geldim ve sayesinde hayatımda ilk defa, evrenin işleyişini bilimsel olarak ve anlaşılır şekilde anlatan birini bulmuş oldum. Bu arada bilim zaten evrenin işleyişini çözümlemeye çalışan bir alan olarak tanımlanıyor. Her nedense bilime yıllardır bu anlamı verememişim, bu da yakın zamanda farkettiklerimden biri :)

 

self-made-man.jpg

Bruce Lipton bir bilim insanı ve kök hücre üzerine yaptığı deneyler sayesinde farkettiği çok şey olmuş. Ayrıca başka bilim insanlarının çalışmalarını da inceleyerek, bizlerin hayat yolculuğuna ışık tutan bir kişi. Bunun  "Kendini Yaratan Adam" heykeli ile olan ilgisine geliyorum şimdi :)

İnsanlar üzerinde yapılan araştırmalar gösteriyorki, bizler anne karnında 4. aydan bu yana öğrenmeye başlıyoruz. Bu süre ile 7. yaş arasında, bir sünger edasıyla gördüğümüz, duyduğumuz ya da enerjisini algıladığımız her duyguyu aralıksız olarak biliçaltımıza kaydediyoruz. Bu kayıtların büyük bölümü aile, okul, mahalle gibi çokça zaman geçirdiğimiz ortamlardan geliyor. Tabi artık bu gruba televizyon ve sosyal medyayı da eklemek gerekli.

Öte yandan bilinçaltının dışında bir de bilicimiz var. Bilinç, dış etkenlerden etkilenmemiş olan gerçek yapımız, yeteneklerimiz, hayallerimiz, kapasitemiz. Bilincimiz bizim her yönden harika yapımız. İşin can sıkıcı yönü şu ki biz günlük hayatımızda bilincimizi % 5, bilinçaltımızı ise %95 oranında kullanıyoruz. Yani toplumun yarattığı biz %95, gerçek biz ise %5 oranında hayat buluyor. Tabi şu bilgiyi de ekleyeyim, bu %95'in %70'i ise negatif duygulardan, yetersizlik hissinden ve kendi kendini sabote edici yaklaşımlardan oluşuyor. Peki neden böyle ?

Doğada yaşayan pek çok hayvana göre daha güçsüz (tırnakları zayıf, diş ve çenesi güçsüz, derisi ince) olan biz insanların, güçlü olduğu alan ise düşünmek. Ve düşüncelerimiz yardımı ile bizler, hayatta kalmayı başarıyoruz. Nasıl mı ? Başımıza gelebilecek kazalar, kötülükler, can sıkıcı durumlara dair kendimizce önlemler alarak yapıyoruz bunu. Bunu nasıl yapacağımızı ise çocukken öğreniyoruz. Sıcak sobaya yaklaşınca annemiz "aman değme, yanarsın" diye acı dolu yüz ifadesiye bağırıyor. Kadıncağız haklı tabi, çocuğu yansın istemiyor. Ya da taşlı yolda koşan çocuğuna "aman düşersin, koşma" diyor. Çocuğu ise kendisinin o yolda koşmak için yetersiz olduğunu düşünüyor. Belki dizi kanamıyor ama akıl yetersizlik hissiyle birlikte, bilinçaltına bunu kaydediyor. Okulda derslerden yüksek not alınca anne ve babamız, bizi bu durumdan dolayı kutluyor, ekstra sevgi ve övgü gösteriyor. Bu, bizim sevilebilmemiz için yüksek not almamız gerektiği öğretisiyle bilinçaltımıza yerleşiyor. Derslerden düşük not aldığımızda kendimizi yetersiz ve değersiz hissediyoruz. Oysa bizim değerimizin derslerden alınan notla ne ilgisi olabilir ki ! Bu ve bunun gibi pek çok öğreti, biz farkında olmadan bilinçaltına yerleşip, ilerleyen hayatımızda günümüzün %95'inde ortaya çıkıp bizi yönetiyor. Anlayacağınız, hayatımızın büyük bölümünü, başkalarının isteyerek veya istemeyerek bizim üzerimizde oluşturduğu öğretilerle yaşıyoruz. Dünyaya onların gözleriyle bakıyoruz ve daha kötüsü bunun farkında bile değiliz. Sanıyoruz ki tek bakış açısı var ve o da bizim bildiğimiz ya da daha doğrusu, bize öğretilen. Oysa daha pek çok farklı bakış açısı var. Biz bunun farkında olursak, bu durumu değiştirebiliriz. Gerçek biz yani bilincimiz, bizim bilge yönümüz, bize verilen öğretilerden daha iyisini biliyor. Bu heykel bence, üzerimize yapışıp bizi kaplayan başka insanların öğretilerinden ve etkilerinden sıyrılıp, kendi gerçek yapımızı ortaya çıkarma serüvenimizi anlatıyor. Bu serüvene HAYAT deniyor ve kahramanı biziz. Tünelin sonunda ışık var. Farkında olmadan bizi limitlendiren bu öğretilerden kurtulma yolları var. Bu blog yazımı burada bitireyim. Başka blog yazılarıma da konu bırakmış olayım :)

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

nasıl mutlu olunur

Mutluluk nedir ? Rastlantısal olarak mı gelir ? Yoksa bazı pratikleri var mıdır ?

Aslında çocukken mutluluk kendiliğinden gelişen bir ruh hali çünkü çocuklar en mükemmel halinde doğmuş canlılar olarak, iç seslerini dinlemeye programlanmışlardır. İç sesleri onlara mutlu olmaları konusunda rehberlik eder. O nedenle anneleri ile araları bozulsa bile 3-5 dakika sonra o can sıkıcı durumu unutup eski kaldıkları yerden hayata devam ederler. Kin gibi negatif duyguları içlerinde saklayıp çoğaltmazlar ta ki büyüklerinden bunu öğrenene kadar. Onları gün içinde izlerseniz, aralıksız olarak kendilerini mutlu edecek bir eylemden diğerine koştuklarını görürsünüz. İstediklerini yapmalarına izin verilmediğinde ise "sıkıldım" cümlesini duyarsınız. Oysa bir yetişkinden bu sıklıkla "sıkıldım" cümlesini duyamazsınız. Nedir büyüdükçe değişen bu durum ? Duygularımızı ve düşüncelerimizi dile getirmekten ya da belki farketmekten alıkoyan şey nedir ?

Mutluluk doğduğumuzda çok kolay ulasabildiğimiz bir durumken, büyüdükçe rehberimizin kendimiz (iç sesimiz) olmaktan çıkıp anne/babamız, öğretmenimiz ve içinde yaşadığımız toplum olmasıyla ulaşılması zorlaşıyor. Ne isteyip ne istemediğimizden sıyrılıp, çevremizdekilerin bizden ne isteyip ne istemediklerine odaklanıyoruz. Hepimizin ara ara duyduğu bir cümledir "Konu komşu ne der sonra !" Ama "Sen ne dersin ?" diyen pek çıkmaz. Zamanla bizden istenen okulları bitirip, bizden beklenen işlerde çalışıyoruz. Belki de bizden beklenen kişilerle evlenip, bizden beklenen sayıda çocuk yapıyoruz. Ama içimizde hep bir eksiklik duygusu var olmaya devam ediyor. Canımız sıkılıyor ve nedeninin ne olduğunu bilmiyoruz. Hatta çevremizin bizden istediği herşeyi sağlamamıza karşın mutlu olamadığımız için kendimizi suçlu hissediyoruz. Bazen bu hissi dile getirecek olsak "Harika bir ailen ve hayatın var. Daha ne istiyorsun!" gibi cevaplar suçluluk hissini pekiştiriyor. Sahi biz ne istiyoruz ? Geliri yüksek bir iş değilse, seven bir eş ve çocuklar değilse, sağlıklı bir vücut değilse istediğimiz ne olabilir ki ?

İstediğimiz mutlu olmak ve buna giden yol belli değil. Eskiden belliydi ama zamanla üzeri toz kaplandı ve o yolu bulmak için tozları silkelemek gerekiyor. "Bu tozlar nasıl silkelenir Demet ?" diyebilirsiniz. O zaman işte size cevap :) Mutlu olmak için önce kendinize yönelmeniz, kendinizi tanımanız, olduğunuz gibi kabul edip sevmeniz gerekiyor. Bir tür çocukluğunuza dönmeniz gerekiyor. Siz 3-5 yaşındaki bir çocuğun aynada kendisine bakıp "Popom çok büyük !" dediğini ve bu nedenle kendisinden nefret ettiğini gördünüz mü hiç ? Çocuklar kendisi ile barışık ve mutlu. 

Anlayacağınız biz yetişkinlerin mutlu olmayı tekrar öğrenebilmesi için yapması gerekenler var ve bunlar günlük ritüeller. İki gün yapıp bırakmak birşeyi değiştirmiyor. Kendimin de uyguladığı birkaç tanesini paylaşmak istedim. Bende kesinlikle işe yarıyor. Umarım siz de yararını görürsünüz.

* Her sabah uyandıktan sonra yatakta 5-10 dakika kalıp, hayatımda olan ve var olduğu için mutlu olduğum şeyleri içimden geçiriyorum ve teşekkür ediyorum. Her seferinde bu listeye yeni şeyler eklemeye çalışıyorum. Amaç eskileri tekrar etmek değil, yenilerini bulmak. Çok büyük şeyler olmasına gerek yok. Sıcacık bir yatağınız olması bile listede yer alabilecek güzel bir örnek.

*Yataktan kalkıp aynada kendime ve hatta gözlerimin içine bakıp " Demet, şartlar ne olursa olsun seni çok seviyorum." diyorum. Bunu evde olan kişi durumuna göre bazen sesli, bazen içimden geçirerek söylüyorum ama tabi ki sesli olması daha iyi :) Bu uygulamayı Louise Hay'den öğrendim. Geçen gün bunu bir yakınıma söylediğimde bana, daha önce hiç aklına kendine sevgisini dile getirmenin gelmediğini söyledi. Çevremizde pek çok kişiye yapabildiğimiz bu durumu, kendimize yapmıyor olmamız aslında şaşkınlık verici.

*Kahvaltıdan önce 10-15 dakika meditasyon yapmak. Bu neden gerekli ? Her gün ve saat yapacak listesine aşırı görev eklenen bizler, kendimizden beklediğimiz performans altında eziliyoruz. Neyi öteleyip neye öncelik vermemiz gerektiği konusunda, rehberimizle olan toplantımız gibi düşünün. Bir tür evren, ruhunuz ve bedeniniz 10-15 dakikalığına el ele verip size gün içinde gerekenleri yüklüyor. Bu sürede hiçbirşey düşünmeden durmanın yarattığı ferahlık sizde gün boyu süren bir dinginlik sağlıyor. Sabırsız yapınız kayboluyor. Gelişen durumları daha soğukkanlılıkla karşılıyorsunuz. Bir tür o gün için kendinize format atmış oluyorsunuz ve gününüz daha iyi geçiyor. Ve sanırım en önemlisi korkmamayı öğreniyorsunuz. Karşınıza çıkan her durumun size birşey öğretmek için karşınıza çıktığını ve sizin o durumun üstesine gelecek güce sahip olduğunuzu hatırlatıyor.

*Gün içinde gelişen ve sizi mutlu eden olayları yaşayınca teşekkür etmek. Bir süre sonra insanın kendisi ile olan bağı tekrar güçlendiği için bu tür örnekleri daha çok farketmeye başlıyorsunuz ve teşekkürlerin sayısı artıyor :) Kimileri daha önce de belki hayatınızda olan durumlar oluyor ama siz onlara hiç bu gözle bakmamış oluyorsunuz.

*Nelerin sizi mutlu ettiğini farkettikçe hayattaki yol haritanız belirginleşmeye başlıyor ve ne yapacağınızı ya da ne yapmak istediğinizi bilmeye başlıyorsunuz.

*Eğer zamanınız olursa akşam da 10-15 dakika meditasyon yapabilirsiniz.

*Uyumadan önce o gün içinde sizi mutlu eden durumları ve hayata dair genel olarak mutlu eden durumları aklımızdan geçiriyoruz. Bu uykuya da mutlu dalmamıza yardımcı oluyor.

*Sonuncusu ise fiziksel bir durum. Bedenimiz bizim bu gezegendeki tapınağımız gibi. Eğer o iyi durumda değilse, onun hareket kapasitesi kısıtlanıyor. Onun içindeki elektrik akımıyla ortaya çıkan duygularımız bundan etkileniyor. Yani sağlıklı bir vücudu olmayan bir kişinin, duygusal olarak harika bir durumda olması ya da mutlu olması pek olası değil. Bizim ilk görevimiz ona iyi bakmak ve mutluluğa giden yolda bize yardımcı olmasını sağlamak. Antidepresanlara değil, kendimize ilgi göstermemize gereksinimimiz var.

Tüm bunları yaparsam mutlu olur muyum ? Bu uygulamalar kendimize ve hayatımızdaki mutlu olduğumuz alanlara odaklanmamızı sağlıyor. Neye odaklanırsak hayatımızda onlar artıyor. Yani cevap EVET.

Bir başka blog yazımda görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 2

Taş Devri Diyeti (Paleo Diet) ile beslenmeye geçince, kendimde gördüğüm olumlu değişimlerden vazgeçmek istemedim. Çevremdeki bazı tanıdıklarım "Artık kendini iyi hissettiğine göre, eski yediklerini yemeye başlayabilirsin." dediler. Asıl konu şu. O eski yediklerim vücuduma zarar verdiği için sağlığım bozulmuştu. Tekrar o gıdalara dönmek, durumu eski haline döndürecekti ve ben bunu istemedim. Genel olarak diyet yapan insanlar bilirler. Akıldaki hayal şudur. Bir süre çoğu gıdadan uzaklaşıp ideal kiloya inmek ve sonra hiç sınırlamadan yemek yemek ama kio almamak. Tabi böyle bir Dünya olmadığı için kısa süre sonra eski kilosuna dönerler. Yaşam şekli değişikliği ile neyin anlatılmak istendiğini ben anladım. Kendinize yeni bir yol çiziyorsunuz ve aralıksız o yolda ilerliyorsunuz. İstisna yapayım dediğinizde o yoldan sapılıyor ve bir istisna bir diğerini kovalıyor. Sonra siz o değişimi yapamadığınız için kendinizi suçlayıp, duruma stres ekleyip kötüleştiriyorsunuz. Size kendi yaşadığım bir örneği anlatınca bu konudaki kararlılığımı anlayacaksınız :)  Eşim Antepli, yemek ve lezzeti onun için çok değerli. Onun elinin ürettiği lezzetleri tadmak güzel şey. Birkaç yıl önce, birlikte Antep'e gittiğimizde yediğim baklavalar o kadar güzeldi ki ben Bursa'ya dönünce neredeyse hiç baklava yemedim. Çünkü burada satılan baklavayla, oradakinin arasında uçurum vardı. Bu yıl içinde, Antep'ten kuru patlıcan vb. şeyler sipariş verip kargo ile getirttik. Sağolsun yakınlarımız beraberinde bize baklava da göndermişler. Eşim baklavaya baktı ve "Yemeyecek misin ?" dedi. Ben "Yemeyeceğim." dedim. Önceden olsa aramızda hafif ölçekli bir yarış ile bu baklava iki günde biterdi. Bu sefer evde yarışacak kimse yoktu. Eşim "Bence arada sırada istisna yapsan birşey olmaz. Ben evde yokken de yiyebilirsin." dedi. Ona bu diyeti kendim için yaptığımı ve evde olup olmamasının birşey değiştimediğini söyledim. Şaşırdı ve sanırım beni pek anlamadı. Şimdilerde çevremdekiler beni böyle kabul ettiği için, beni evlerine davet ettiklerinde, benim yiyebileceğim yiyecekler hazırlıyorlar. Böyle arkadaşlarım olduğu için çok şanslıyım.

Yediklerimiz ruh halimizi belirliyor. Buna en iyi örnek olarak şunu verebilirim. Bir arkadaşımın babası gergin ve sinirli bir yapıya sahipmiş. Bu yapısı nedeniyle aile bireyleri, evde kavga çıkmasın diye ekstra çaba harcıyormuş. Neden sonra bir şekilde hastaneye gitmesi gerekince şeker hastası olduğu ortaya çıkmış. Tatlı şeyleri yemeyi azaltınca bambaşka bir insana dönüşmüş. Çok daha sakin bir kişi olmuş. Yani yıllarca yediği gıdalar onu farklı bir insana dönüştürmüş ve sadece kendisini değil, ailesini de pek çok mutluluktan bilmeden alıkoymuş. Yakınlarda öğrendim ki arkadaşımın babası tekrar şeker ve unlu gıdalar tüketmeye başlamış. Ciddi bir görme kaybı oluşmuş. Bu durumu anlamak gerçekten çok zor. Bir gıda sizin vücudunuz üzerinde bu denli kötü etkiye yol açıyor ve siz hala o gıdayı kullanmaya devam edebiliyorsunuz. Sanırım bağımlılık bu olsa gerek. Kokainden sekiz kat fazla bağımlılık yapan bu gıda vücudunuzu ele geçiriyor, sizin ruh halinizi ve nası davranacağınızı belirliyor.

Çok daha çarpıcı bir örnek vereyim. Geçen gün bir arkadaşım ile sohbet ediyordum. Arkadaşımın bir buçuk yaşında bir oğlu var. Anne sütü alırken çok uyumlu ve mutlu olan oğlunun, şimdilerde hırçın olduğundan, yapısının tümüyle değiştiğinden bahsetti. Bebeği, anne sütünden sonra ek gıdaya geçince doktor inek sütü, Cicibebe bisküvisi ve bazı hazır mamaları önermiş. Anne, doktorun bu önerisinin dışında bazı çorbalar ve püreler de vermiş oğluna. İlk başlarda bu çorba ve püreleri yiyen çocuk, son dönemlerde bunları yememeye ve kusmaya başlamış. Oysa süt ve Cicibebe'yi hiç sorunsuz tüketiyormuş. Şimdi sadece süt ve bisküvi karışımını yemeye ve diğerlerini yememeye başlamış. Son dönemlerde sinirli ve huysuz bir ruh halindeymiş. Çokça orta kulak iltahabı olmuş. Bir buçuk yaşındaki bir bedende şeker ve unun etkileri ne kadar rahatlıkla gözlemleniyor değil mi ?

Peki şeker ve un (ya da glutenli gıdalar ki bunlar vücutta şeker gibi davranıyorlar) bu denli bağımlılık yapıcı bir etkiye sahipse, ondan nasıl kurtulacağız ? Kesinlikle irade ile değil. Daha doğrusu iradenizi bir miktar kullanmanız gerekecek ama asıl değişimi sağlayan şey, doğru yağları tüketmeniz. İnsanın gıda piramidinde ilk sırada yağlar yer alıyor. Daha da ilginci doğru yağlardan yedikçe fazla kilolarınızdan da kurtuluyorsunuz. Kulağa garip geliyor ama bu konudaki örnekler o kadar çok ki. Bu konuda yazılmış kitap bile var. Eskiden kırmızı etteki yağları ve tavuğun derisini yemezdim. Şöyle bir düşününce pek yağ tüketmediğimi gördüm. Vücutta çok önemli yeri ve görevi olan yağlar olmadan gene iyi idare etmişim. Omega-3 içeren yağları bolca tüketince, şekerli ve unlu gıdalara olan istek azalıp bir süre sonra yok oluyor. Hem de bir hafta içinde. Yok artık diyebilirsiniz. Neden daha önce kimse bunu size söylemedi değil mi :) Ben de öyle düşündüm. Bu kadar basit bir çözümü neden bilmiyordum. Neyse artık biliyorsunuz. Önemli olan bu. Omega-3 içeren yağlar hangileri ? Çiğ badem, ceviz gibi kuru yemişlerin içindeki yağlar (marketten alınmamış olmalı), köy tereyağı, sadeyağı, avokado, vahşi balıkların yağları (çiftlikte yetiştirilen olmayacak), soğuk sıkım zeytinyağı, hindistan cevizi yağı, endüstriyel çiftlikte yetişmeyen hayvanların vücutlarındaki yağlar (yani kuyruk yağı dahil, eskiler bu işi biliyormuş dedirten bir durum). Kimilerinizin "Demet bunların bazıları damar tıkanıklığı yapmıyor mu?" dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, damar tıkanıklığı yapan bu yağlar değil. Bu konu hakkındabu bu ve şu yazıya bakabilirsiniz. Damar tıkanıklığına yol açan şeker, gluten (unlu gıdalar) ve işlenmiş gıdalardaki omega-6 yağları. Doktor Mark Hyman'ın bu yazısında, bu alanda yapılmış bazı deney grupları ve sonuçları var. Yani son 100 yıldır yediğimiz gıdaların büyük bölümünün zararlı gıdalar olduğunu görüyoruz. Bence bu kadar çok zararlı faktöre karşı vücudumuz gene iyi mücadele ediyor. Nasıl mükemmel bir tasarım olduğunu buradan bile görebiliriz.

Yeterince sağlıklı yağ tüketip tüketmediğinizi şu şekilde anlayabiliyorsunuz. Kuru, kaşınan bir cildiniz varsa, kolay kırılan, katmanlarına ayrılan tırnağınız varsa, sert ve ağrıyan eklemleriniz varsa, hafızanız zayıfsa, bir konuya odaklanmakta güçlük çekiyorsanız, kilo alıyorsanız bu belirtiler yeterince yağ tüketmediğinizi işaret ediyor. Ben cilt kuruluğu, tırnak kırılması, hafıza konusunda belirtiler gösteriyordum. Hatta bir gün yüzüm için krem almaya gittim. Krem türlerini gösteren bayan, yüzümde bir kremden denedi ve gözlerindeki büyümeyi gördüm :) "Normalde bu miktar yeterli oluyor ama sizin cildiniz o kadar hızlı emdi ki miktar yeterli gelmedi." dedi. Ben o cildi içeriden hiç beslememişim ki dıştan sürülen krem yeterli gelsin :) Şimdi bakınca tüm taşlar yerine oturuyor. Ablam geçenlerde bana "Eskiden kilo almayayım diye tereyağını çok az tüketirdim, senin yediğin tereyağı miktarını gördükten sonra korkusuzca yemeye başladım." dedi :) Ona ilham vermişim, ne güzel.

Anlayacağınız yediklerimiz hayatımızı şekillendiriyor. Size bir soru sormak istiyorum. Sizce neden çevremizdeki pek çok kişi depresyon ilacı kullanıyor veya tüp bebek tedavisi görüyür ? Averaj bir insan özelliği olan çocuk sahibi olabilme özelliği, neden bu kadar çaba ve bütçe harcanması gereken bir duruma dönüştü ? Bu iki konunun kökeninde de yanlış beslenme yer alıyor. Yanlış beslenme sonucu bağırsak yapısı bozuluyor ve sızıntılı bağırsağa (leaky gut) dönüşüyor. Bağırsak duvarının sızdırmaz yapısı bozuluyor ve bağırsak duvarı arasında boşluklar oluşuyor. Bu boşluklardan sindirilmemiş gıdalar kana karışıyor. Oysa kan içinde bu maddelerin asla yer almaması gerekiyor. Kan yolu ile beyne taşınan bu maddeler, beyinde toksik atık olarak birikiyor. Beynin olması gerektiği gibi işlemesini engelliyor. Böylece insanın depresyona girmesine yol açıyor. Bu değişim yavaş yavaş olduğu için kişinin kendisi pek farkına varamıyor. Yıllar içinde süreç gittikçe kötüleşiyor. Kana karışan bu maddelerin zararı bunla bitmiyor tabi. Sadece depresyona girmekle kalmıyorsunuz, ayrıca otoimmün hastalıklar (bağışıklık sistemi hastalıkları) yaşamaya başlıyorsunuz.

Otoimmün hastalık ne mi ? "Bir canlının savunma sisteminin, kendi vücut hücrelerine de saldırması ve kendi vücut hücreleri yok etmeye çalışması. Bağışıklık sistemimiz, bizi zararlı maddelerden, bakteri, virüs, mantar gibi mikroorganizmalardan, toksinlerden korumaya yönelik programlanmıştır. Vücudumuza giren her madde bağışıklık sistemimiz tarafından değerlendirilir, yabancı ve zararlı olanlar ayıklanır ve yok edilir. Bağışıklık sistemimizde yabancı olarak algılanan ve yok edilmeye çalışılan maddeye maruziyet çok artarsa aşırı yüklenme başlar." Yani kana karışan bu gıda parçalarını gören bağışıklık sistemi, bu sıra dışı durum ile savaşmaya başlıyor. Günde 3-5 kez yemek yediğinizi ve bağırsağınızın günde 3-5 kez bu sindirilmemiş gıdaları kanınıza sızdırdığını düşünün. O bağışıklık sistemini, her gün bu sıklıkla çalıştırıyorsunuz ve o sistem bunun üstesinden gelememeye başlıyor. Mesela hangi hastalıklar otoimmün hastalıklardır ?  Seksende fazla türü olmakla birlikte başlıca otoimmün hastalıklar Romatoid Artrit, Multipl Skleroz (MS Hastalığı), Tip 1 Şeker Hastalığı, Sedef Hastalığı, Haşimato Hastalığı, İltihaplı Bağırsak Hastalığı, Damar İltihabı (Vaskülit), Lupus Hastalığı, Grave Hastalığı, Miyasteni (Myasthenia Gravis).

Özetle otoimmün hastalıklarda, vücut kanda olmaması gereken bu yabancı maddelere savaş açıyor. Bağışıklık sistemi kendince bu durumu düzeltmeye çalışıyor. Bağırsakların sızıntılı yapısı önlenmedikçe bu yabancı madde girişi durmuyor. Vücudun başlattığı bu savaştan vücut organları etkileniyor. Örneğin bende uyuşukluk oluştu. Kullanmam önerilen ilaçlar vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ve savunma amaçlı çalışmasını önleyen ilaçlar. Bağışıklık sistemi devre dışı olunca belki vücut uyuşmuyor ama diğer tüm hastalıklara karşı da savunmasız kalıyor. Yani ilaç bu konuda çözüm değil bence. Bizim o bağışıklık sistemine ve bu sistemin düzgün çalışmasına gereksinimimiz var. İnsan vucudu çok karmaşık ve harika işleyen bir sistem. Uygun şartlar sağlandığında kendini tümüyle yenileyebilen ve iyileştirebilen bir mekanizma. Bizim tek yapmamız gereken ona uygun şartları ve besinleri sağlamak. Gerisini o hallediyor zaten. İlaçlar genelde hastalığı iyileştirmek üzere değil, hastalık belirtilerini yok etmek üzere tasarlanmış durumda. Örneğin başınız ağrıdığında, ağrı kesici alıyorsunuz. Bir süre sonra ağrıyı hissetmiyorsunuz ama ağrı vücutta devam ediyor. O ağrıyı oluşturan nedenler hala var olmaya devam ediyor. Aslında ağrı kesici almak, sadece kendimizi kandırma yöntemi. Sizin artık hissetmiyor olmanız birşey değiştirmiyor. İnsan vücudunu hala tümüyle çözümleyememiş durumdayız. Bu nedenle kullandığımız ilaçlar bazı alanlarda bizi rahatlatsa bile, yan etkileriyle başka alanlarda zarar veriyor. Vücudun milyonlarca yıldır oturttuğu işleme şeklinde, ilaç kullanma gibi kestirme yollar yok bence. "Demet ne öneriyorsun ?" diyor olabilirsiniz. Okuduklarımdan ve deneyimlediklerimden öğrendiğim şu. Hepimiz belli oranda kendi doktorumuz olacağız. Bu 3-5 yılımızı alabilir ama zamanımız var, öyle değil mi ;) Yediklerimize dikkat edeceğiz. Örneğin belirli bir gıdayı yediğimizde, vücudumuz çok gaz yapıyorsa, bu belirti vücudumuzun bu gıdayı iyi bir şekilde sindiremediğini gösteriyor. Belirli bir gıdayı yedikten sonra kendinizi çok yorgun hissediyorsanız, o gıda sizin için faydalı bir gıda değil demektir. Yani vücudumuzu gözlemleyeceğiz ve tanıyacağız. Çok çarpıcı bir örnek vereyim. Beslenmemi değiştirdiğimden beri bir kez bile grip olmadım. Bağışıklık sistemim gereksiz konularla yorulmadığı için, dıştan gelen virüslerle mücadele edebiliyor ve asıl görevi olan konulara odaklanıyor.

Tıpta branşlaşma vücudun geneline bakışı engelliyor. Bununla ne demek istiyorum. Bir örnek üzerinde açıklayayım. Benim beş-on yıldır ara ara gözüm kaşınıyordu. Epey zaman önce doktora gittim. "Neden oluyor bu kaşıntı ?" dedim. Doktor bana "Oluyor." dedi. Cevap pek açıklayıcı değildi. Bana gözü steril edici bir damla yazdı. "Bunu kullan. Gene olur ama bir süre rahatlarsın." dedi. Geçen yıl öğrendim ki bağırsaktaki zararlı bakterilerin (örneğin Candida) vücutta etkin olması nedeni ile gözde böyle kaşıntıya yol açıyormuş. Şimdi göz doktorunun uzmanlaştığı alan göz, bağırsaklar değil. O doktora bu bağırsak-göz ilişkisi öğretilmediyse bana nasıl yardımcı olabilir ? Gerçekten de damlayı kullanmayı bitirince kaşıntı tekrar başladı. Fonksiyonel tıp (bu linkten konuya dair detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz) adı altında tüm vücudun birbiri ile ilişkisini bilen bir tıp alanı var. Bu alan insan vücuduna bütünsel yaklaşım (holistic approach) gösterdiği için 5-10 farklı alandaki doktora değil, bir doktora gidiyorsunuz ve o doktor sizi yapmanız gereken şeyler konusunda yönlendiriyor. Belli alanda uzmanlaşan doktorlar gerekli değil demiyorum ama ilk başvurmamız gereken nokta onlar değil bence. Benim göz kaşıntıma ne mi oldu ? Beslenmemi değiştirdiğimden beri çok azaldı. Bir süre sonra hiç kalmayacağına inanıyorum. Gaps kitabında, düzgün beslenince vücudun kendini tümüyle toparlaması iki yıl sürer diyordu. Sanırım gidilecek biraz daha yolum var.

Öğrendim ki doktorların sihirli değnekleri yok. Herşeyi onlardan beklemememiz gerekiyor. Bu vücutta yaşayan biziz ve onu herkesten iyi tanımak bizim görevimiz. Bu bilince kırk yaş öncesinde ulaşmayı isterdim ama zararın neresinden dönsem kar :) Kendi kendimin basit seviyede doktoru olduktan sonra bazı şeylere dikkat etmeye başladım. Örneğin Gaps kitabından öğrendiğim şu bilgi çok işime yaradı. Vucudun düzgün çalışması için belli minerallere de gereksinimi var. Magnezyum bunlardan biri. Magnezyum (vücutta daha iyi emildği için özellikle magnezyum sitrat) kasların gevşemesini sağlayan bir mineral. Ve sizin yediğiniz gıdalardan aldığınız her bir şeker molekülü, vücudu terk ederken 26 tane magnezyum molekülünü kendine bağlayıp gidiyor. Bu ne demek ? Siz magnezyum içeren gıdalar alsanız bile, yediğiniz şekerli gıdalar, o magnezyumu kullanmanızı engelliyor ve o mineral kendini tuvalette buluyor :) Peki yeterli magnezyum alamayan size ne oluyor ? Hayatın eklediği stres karşısında vücudunuz gevşeme olanağı bulamıyor çünkü onun için gerekli magnezyum yok. Siz gerildikçe geriliyorsunuz. Stres seviyesi artıyor. Akşam yeterli uyuyamıyorsunuz ya da dinlendirici bir uyku olmuyor. Sabah yorgun ve isteksiz kalkıyorsunuz. Yataktan kendinizi söküp almak için sadece iradenize yükleniyorsunuz. O irade sizi nereye kadar götürebilirse artık ! Ama tek seçeneğiniz bu değil. Başka yollar da var. Bu döngüyü kırabilirsiniz ve bunun için gerekli olan şey irade değil. Güzel bir haber değil mi :)

Yazıma burada ara vereyim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Dağda bu köşe koltukla karşılaştık. Konforuna düşkün insanlar var aramızda :) Oraya çıkarıp koymak kimin fikriydi bilemiyorum. Açık havada olduğu için biraz kirliydi. Ucundan ilişip poz verdim.  Fotoğraf: Aykut Güngör

Dağda bu köşe koltukla karşılaştık. Konforuna düşkün insanlar var aramızda :) Oraya çıkarıp koymak kimin fikriydi bilemiyorum. Açık havada olduğu için biraz kirliydi. Ucundan ilişip poz verdim.

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

neden doğum fotoğrafı yerine yenidoğanları fotoğraflamayı seçtim

Hem doğum fotoğrafları hem de yenidoğan fotoğrafları çekmiş biri olarak, iki alan hakkında fikrim var. Bir süre doğumları fotoğrafladıktan sonra bu alanı bırakıp yenidoğan fotoğraflarına yönelmeye karar verdim. Bunun birkaç nedeni var. İlki hastanede gerçekleşen doğum süreçlerinde anne bir ameliyattan çıkmış oluyor ve hareket edebilmekte zorlanıyor. Etrafında hemşiresinden ziyaretçisine pek çok kişi oluyor. Bebeğini kucağına alıp ona karşı hissettiği duygulara tam odaklanacakken kapı çalıyor ve içeri hemşire girip ölçüm yapıyor. Tam bebeğini annenin kucağında düzgün bir açı ile konumlandırmışken kapı çalıyor ve ziyaretçiler geliyor. Gün bu modda ilerliyor. Arada zar zor uygun bir 5 dakika bulunca, fotoğraf karesine annenin koluna takılı plastik kablolar ve hastane yatağı giriyor. Hadi bunu da geçelim, tam fotoğraf çekeceğim anda bebek, yeni doğduğu için sürekli acıkıp emmek istiyor, ememediğinde ağlıyor. Sonuç olarak hayalimdeki anne, baba ve bebek duygusallığını anlatan kareler bir türlü şekillenemiyordu.

Yaşadığım bu durumlar karşısında bir fotoğrafçı olarak bir aileye yıllarca bıkmadan ve keyifle bakabileceği duygu dolu fotoğraflar nasıl bırakabilirim diye düşündüm. Cevap alan ve ortam değişimiydi. Yani doğumları değil, yenidoğan fotoğrafları çekersem istediğim tarzda fotoğraflar çekebilecektim.

Yenidoğan fotoğraf çekimlerinde sadece siz ve ben varım. Kapıyı çalan yok, mutlu bir ortamda bebeğiniz ve duygularınızla dolu dingin dakikalar var. Fotoğraf çekim hızını bebeğiniz belirliyor. Sizin tek yapmanız gereken bebeğinizle gelmek oluyor. Ben gerekli aksesuar ve bebek giysilerine sahibim.

Doğumdan sonraki ilk on gün içinde yenidoğan fotoğraflarını çekmek en ideali. Doğumdan sonraki bu sürede, siz ve bebeğiniz kendinize gelmiş ve ameliyat etkilerinden sıyrılmış oluyorsunuz. Bebeğinizin kordon bağının düşmüş olup olmaması, fotoğraf çekimi için bir engel değil. On gün içinde bebeğiniz ilk banyosunu yapmış, belirli bir emme rutini oturtmuş ve aranızda güzel bir bağ oluşmuş oluyor. Bebeğinizin en küçük olduğu, avcunuzun içine sığdığı, hayatınızın yeni bir dönemine geçtiğiniz bu zamandan geriye bırakılabilecek en değerli şey fotoğraflar.

yedidogan bebek fotografi

Yenidoğan fotoğraf çekimine karar vermek için doğum öncesinde görüşmek çok önemli. Bu şekilde sohbet etme fırsatımız olur. Bu sohbet sırasında konuştuğumuz ve sizin bebekliğinizden kalan bir oyuncak veya battaniye fotoğraf karelerine girebilir. Hamileliğinizin yedinci ayına kadar yenidoğan fotoğrafını netleştirmenizi öneririm. Eğer bu karar hamileliğin son günlerine kalırsa ya da daha da olumsuzu, doğum sonrasına kalırsa belki hiç böyle fotoğraflarınız olmayabilir. Çünkü doğum sonrası hayatınız 24 saatlik değil 3 saatlik döngülerden (emzir, gazını çıkart, altını değiştir ve uyut :) oluşacak. Siz, gün nerede başlıyor ve nerede bitiyor bilemeyeceksiniz. Aklınıza fotoğraf çekimi geldiğinde, bebeğiniz bir buçuk aylık olacak ve çok geç kalınmış olacak. İlk on gün bebeğinizin en derin ve uzun uyuduğu bir dönem. Ayrıca vücutlarının en esnek olduğu dönem. Bu şekilde uyurken onları farklı şekillerde fotoğraflama fırsatım oluyor. İlk on günden sonra bu özelliklerini yavaş yavaş yitirmeye başlıyorlar.

yenidogan bebek fotoğrafi bursa
yenidogan bebek gulumserken
Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bebeğinizi tek değil sizinle de fotoğraflıyorum. Anne-baba-bebek içeren örnek fotoğraflara buradan bakabilirsiniz. Bu yazımda sadece bu tatlı bebeğin kalp eriten fotoğraflarına yer verdim. Fotoğraf çekmeyi ve yenidoğan bebek fotoğrafı çekmeyi çok sevmemin nedenini anlayın istedim. Bu tarz fotoğraflar ne yazık ki doğum fotoğrafı çekerken oluşamıyor ve bir fotoğrafçı olarak beni heyecanlandıran fotoğraflar, bu tarz fotoğraflar. Yenidoğan fotoğrafları bence bebeğiniz büyüyüp yetişkin olduğunda en seveceği fotoğraflar. Hayata başlangıcın, en küçük oldukları dönemin estetik ve sıcacık fotoğrafları.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

bursa yenidogan bebek fotografi lacivert tulum

Sıcacık demişken, fotoğraf çekimi ortamı bebeğinizin üzerinde battaniyesi olmadan uyuyabileceği bir sıcaklıkta. Yani yetişkinler için biraz sıcak bir ortam. Bazen anneler, bebeklerini bu kadar küçükken evden çıkarmak konusunda endişe edebiliyor. Endişe edecek hiçbir şey yok. Ben onların rahat edecekleri ortam şartlarını ayarlıyorum.

bursa yenidoğan bebek fotografi mavi tulum

Yenidoğan bebek fotoğrafı çekmek deneyim ve bilgi gerektiriyor. Bu alanda kendimi geliştirmem zaman aldı. Eski günleri hatırlıyorum. Aklımda çok beğendiğim fotoğraf kareleri vardı. Ama bebeği nasıl tutup şekillendirmem gerektiğini bilmediğim için o fotoğrafları çekemedim. Ben denerken bebeğin uykusu açıldı ve ağlamaya başladı. Ve ben panik oldum ve denemeyi bıraktım. Ya da ben panik olunca anne de panik oldu. Herkes panik olunca bebek daha çok ağlamaya başladı :) Bebekler ortamdaki duyguları hepimizden daha iyi sezebiliyorlar. Biz duygularımızı istemesek te onlara bulaştırıyoruz. Ortamda endişeli veya panik biri varsa bebek uykuya dalamıyor örneğin. Benim yapım orijinalinde sakin. Artık bebekleri daha iyi tanıdığım ve daha iyi iletişim kurduğum için ortamın duygu durumunu ben belirlemiş oluyorum. Gaz sancıları olmadığı sürece sakin bir şekilde uyuyorlar. Bazen gözleri açık fotoğraflar da çekiyorum.

Fotoğraf çekiminde kullandığım aksesuar ve giysilerin doğal görünümlü olmasını seviyorum. Yeryüzü renklerinde ve bebeğinizin yüzünün önüne geçmeyecek tonlarda. Bu alanda düzgün giysi ve aksesuar bulmak geçen yıllara kadar epey zordu. Bazı bebek giysilerini Polonya'dan aldım :) Neyseki son yıllarda ülkemde bu alanda bir atılım var. Bazen giysilerde yenidoğan bebek boyutunu tutturmakta zorlanabiliyorlarsa da hiç olmamasından iyidir.

Yeni doğan bebekler geleceğimiz. Onlara zaman içinde dondurulmuş özel anlar bırakabilmek, yıllar geçtikçe değeri hep artacak bu anlara, tekrar tekrar bakacaklarını bilmek güzel şey. Hoşçakalın ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

Evet, hiç kendinizi başkası ile kıyasladınız mı ? Sanırım bu soruya çoğumuzun verdiği cevap "evet"tir. Kendinizi başkası ile kıyaslamanın hemen arkasından can sıkıntısı gelir ve derin bir nefes alıp aklımızda can sıkıcı farklı ölçümler yapmaya devam ederiz. O can daha da sıkılır ve avuntuyu yiyeceklerde veya başka alışkanlıklarda ararız.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

oradan buradan şuradan

O halde hayata dair başka bir alanda yazmak istedim. Havaların ısınması ile birlikte kendimi çok daha enerjik duyumsuyorum. Eminim sizin için de öyledir. Bu arada geçen yazdan kalan sos, turşu ve meyve suları azalmaya başladı. İnsanın kendi emeği ile ürettiği gıdaların tadı başka güzel. Bir fotoğrafçı gözü ile görünümleri de öyle bence :)

Read More

kendini sev

Kendin ol veya kendini sev sıkça duyduğumuz bir söz. İçinizden bunun nasıl yapılacağını bilen var mı ? Yöntemi bilinmeyen bir öğüt ama söylediğimiz kişinin bir şekilde bizi anlamasını ve uygulamasını bekliyoruz. Garip şey. Bu nasıl olacaksa artık.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

fotoğrafçının profesyonel olması nasıl anlaşılır :)

Evleneceksiniz ve hayatınızda ilk defa listenize eklenen bir arayışla karşı karşıyasınız. Düğün fotoğraflarınızı çekecek doğru fotoğrafçıyı bulmak. Bu arayış içinde görüştüğünüz fotoğrafçının profesyonel olup olmadığını nasıl anlarsınız ? Yüzünüze gülümseme ekleyecek blog yazımı sizin için yazdım ;)

Read More

mutluluk

Hepimizin sahip olmak istediği bir şey mutluluk. Hepimizin farklı formülleri var mutlu olabilmek veya mutluluğa ulaşabilmek için. Mutluluğa ulaşabilmek için çok çabaladığımız, uğruna yıllarca pek çok ödün verdiğimiz durumlar var. Geçenlerde yaşadığım ilginç bir sohbeti paylaşmak istedim. 

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

sevginin yarattığı ışıltı

Geçen gün bir çiftle konuşuyordum. Fotoğraf çekiminde sonuçları olarak öne geçen bir çekim var mı diye sordu. Düşündüm. Aklıma gelen böyle bir çekim olmadı. Neden olmadığını düşündüm. Olmadı çünkü fotoğraf duygulara göre şekillenen bir alan. Birbirini çok seven ve hayatı birlikte paylaşmak gibi önemli bir kararı alan kişilerin sahip olduğu ışıltı benim yoktan var edemeyeceğim bir şey. Yeryüzünde tüm zorlukların üstesinden gelebilecek bir tek gücün olduğuna inanıyorum ve bu güç SEVGİ . Sevgiyi fotoğraflara aktardığım için şanslıyım.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 4

Veeeee bu serinin son blog yazısını gelinler ve damatlar için hazırladım. Tek amacım düğün gününü daha güzel geçirmeniz ve bunu başarmak zor değil. Ne yapmanız mı gerekiyor ? Daha önceki diğer üç yazımdan (1, 2 ve 3) sonra aşağıdaki yazımı okumak.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 3

Bu blog yazımı damatlar için oluşturdum. Bilmiyorum damatlar gelinler kadar ilgi gösterecek mi :) Ben gelin ve damada aynı değeri verdiğim için ayrımcılık yapmadım ve işlerine çok yarayacak önerileri bu yazıda topladım. Düğün gününe dair stres önleyici bilgiler içeriyor. Gelin birlikte göz atalım.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 2

Heyecanla püf noktalarının devamını beklediğinize eminim. Bu blog yazımdaki püf noktalarını gelinler için hazırladım. Düğün gününe dair stres önleyici bilgiler içeriyor. Hadi bir göz atalım.

Read More

düğün gününden keyif almanın püf noktaları - 1

Çocukluktan beri oyuncak bebekler ile oynayan kız çocuklarının büyüdüklerinde bir günlüğüne bile olsa kendi oyunlarının kahramanı olmak istedikleri bir gün düğün günü. Bu durumu bir erkek bakış açısı ile anlamak pek olası değil. O nedenle bırakalım dağınık kalsın :)

Read More

dance me to the end of love

Leonard Cohen'in dance me to the end of love  şarkısını dinlemek beni içinde bulunduğum zamandan alıp başka boyutlara taşıyor.Bir şarkı her dinlendiğinde aynı etkiyi yaratabilir mi ! Şaşılası durum ama bunu yapıyor. Sözleri, Leonard Cohen'in taş plağı anımsatan cızırtılı sesi şarkıyı daha güzel kılıyor. Bu şarkı bana ikili ilişkilerdeki onca iniş ve çıkışa, çatışmalara rağmen neden hala bir arada olunduğunun cevabı gibi geliyor.

Bu şarkının videosunu izlediğimde aklıma fotoğrafladığım bir dans geldi.Çok keyif alarak çektiğim bu güzel dans fotoğrafları, blog yazımın en güzel tamamlayıcısı olur diye düşündüm ve sizinle paylaşmak istedim.

2012-11-27_001
2012-11-27_001
2012-11-27_002
2012-11-27_002
2012-11-27_003
2012-11-27_003
2012-11-27_004
2012-11-27_004

Subscribe to our mailing list

* indicates required