Nostradamus'u anladım

Bir kahin olmak ilginç birşey olmalı. Hep ilgimi çeken bir alan oldu. Acaba geleceği görebilmek nasıl birşeydir diye düşünmüşlüğüm var. Ama bende en çok hayal kırıklığı oluşturan bölümü, Nostradamus’un kendi karısının öleceğini görmesine karşın, süreci değiştirememiş olması. Yani eğer değiştiremeyeceksek, onu görebilmek pek bir işe yaramıyor değil mi ? Şu sıralarda Nostradamus’u anlamaya başladım. Çevremdeki bazı kişilerin, hayatlarının ilerleyen yıllarının nasıl şekillenebileceğini görebilmeme, onlara bu konularda kendi düşüncelerimi söylememe karşın, değişen birşey olmadı. Neden ? Çünkü insan olarak, yeryüzünde değiştirebileceğimiz tek kişi kendimiziz. Başka hiçbir insanın hayatını değiştirme ve şekillendirme gücümüz yok. Buna özgür irade deniyor. Peki başka kişilerin hayatını değiştirebilme gücümüz yoksa, neden Dünya’daki bütün insanlar 7/24 başka insanların hayatını değiştirmeye çalışıyor ? Aile, okul, iş, partiler, gruplar sürekli bu değişim için uğraşıyor. Ama o değişimin gerçekten olmasını sağlamak için karşıdaki kişinin, o değişimi istemesi gerekli. İstemedikten sonra hiçbir şey değişmez. Peki bu durumda Nostradamus’un eşi ölmek mi istedi acaba ? Belki. Şöyle bir bakınca, çevrede yavaş yollu ölümü seçmiş epey kişiyi görüyorum ben :) Belki de farkında olmadan, kendi hayatlarında mutsuz oldukları alanları değiştiremeyeceklerine inandıkları için bu yolu seçiyorlar. Oysa kendi hayatlarındaki mutsuz oldukları alanları değiştirebilecek tek kişi kendileri ve sanırım bunu bilmiyorlar. Onlar, hayatın getirdiklerinin veya başka insanların kurbanı olduklarını düşünüyorlar. Bu düşünce insanı birşey yapmamaya ya da birşeyleri değiştirmemeye itiyor. Bu durumda hiç çaba harcamanıza gerek yok ve şikayet etseniz yeter yani. Şikayet ettiğiniz için süreç değişiyor mu ? Hayır. Dile getirdiğiniz için rahatladığınızı sanıyorsunuz ama aynı hikayeyi bir kez daha söylediğiniz için hikayenizin gerçekliğine biraz daha inanıyor ve değişimden bir adım daha uzaklaşıyorsunuz. Üç yıl kadar önce otoimmün bir hastalık yaşadığımda, gittiğim birkaç doktorun söylediği cümle şuydu. “Bu hastalığı kabullen ve bunla birlikte yaşamayı öğren. Bunlar ömür boyu kullanman gereken ilaçlar.” Şok oldum. Neden hastalığı kabullenip onunla birlikte yaşamayı öğreniyorum ki ? Evde ampül patlasa, ampülü değiştirmek yerine karanlıkta yaşamayı mı öğrenirim yoksa ampülü mü değiştiririm ? Tabi ki ampülü değiştiririm. Ve öyle yaptım :) Biraz zamanımı aldı ama ampülü değiştirdim. Bu yaklaşım insana umut değil, umutsuzluk aşılıyor ve değişimin önünü tıkıyor. Çoğu kişinin hareket eden ölüler gibi yaşıyor olması rastlantı değil bence. Bu sadece sağlık sorunları ile ilgili değil, genel olarak hayatın daha iyi bir versiyonu olamayacağına dair inanç hayatın her alanında var ve insanları umutsuzluğa yönlendiriyor. Hayatta bir sorun varsa, çözümü de vardır. Ama biz enerjimizi çözümü bulmak yerine, sorundan şikayet ederek harcarsak, çözüme odaklanmazsak, değişim ve gelişim olamaz. Yani geleceği görüp görmemek değil, ne isteyip ne istemediğimize karar vermemiz daha değerli. Sonuçta hepimiz kendi hayatlarımızın Nostradamus’uyuz ve sadece kendi hayatımız üzerinde kontrolümüz var, başka kimsenin değil.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Fotoğraf sevgili eşim Aykut Güngör’den.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

ilk seferde başarmak

Bilmiyorum hayatımızın hangi döneminde bu saçma bakış açısını öğreniyoruz. Daha önce denemediğimiz bir şeyi, ilk denememizde mükemmel yapmamız gerektiğinden bahsediyorum. İlk denememizde mükemmel yapamayınca, hayal kırıklığına kapılıp, hayat boyu etkilerini üzerimizde taşıyacağımız yetersiz biri olduğumuz duygusunu besleyip büyütüyoruz. En son bu durumu çok açık farketmeme yol açan durum, ailemden çok sevdiğim kişilerin çocuklarıyla geçirdiğim zaman oldu. Dokuz yaşındaki çok sevdiğim bu çocuk, kendisini yeteneksiz ve yetersiz görüyordu. Kendine dışarıdan bir gözle henüz bakamayan bu tatlı çocuğun, böyle düşünmesine yol açacak hiçbir neden yoktu oysa. Ona neden böyle hissettiğini sordum. Sınıfında ondan daha iyi resim yapanlar varmış :) Ben de ondan daha iyi resim yapabiliyormuşum. Ona, anlamasını umut ederek aklımdan geçenleri anlattım. Ona herkesin farklı yeteneklerle doğduğunu ve bir konuda kendini geliştirmek için, onu sıkça tekrarlamak gerektiğini anlattım. Benim ondan yaşça çok daha büyük olmam nedeniyle, daha fazla tekrara yapmış olduğumu ve bunun ona göre daha iyi resim yapabilmemde etkisi olduğunu söyledim. Öte yandan, bence ben ona göre daha iyi resim yapmıyorum. Bu daha iyi kavramı o kadar göreceli bir şey ki. Bazen boş bir kağıda çizilen üç beş çizgi ile onlarca duyguyu canlandıran çizimler ortaya çıkıyor. Daha güzel resim, neye göre daha güzel ? Çok değişken bir alan. Çizimin sizde yarattığı güçlü etki, yanınızdaki başka bir kişide hiçbir etki yaratmayabilir. Yanınızdaki kişinin o çizimdekilere karşılık gelen geçmişi, yaşanmışlıkları ve duyguları olmayabilir. Ve sanki anahtar deliğine giren yanlış anahtar gibi o kapıyı açmayabilir. Kapının arkasındaki onca duygu ve farkındalıklardan habersizce, başka bir kapıya ilerleyebilir. Ben ona anlatmaya çalıştımsa da, o henüz bu bilgiyi almaya hazır değildi ve konuşmamın yarattığı pek bir farkındalık olmadı. Daha sonra aklıma geldi. Ben de hayatımın bir döneminde onun yerindeydim. Blues armonika çalmayı çok istemiştim. Çok sevdiğim arkadaşlarım, bana ders verecek harika bir öğretmen buldular. Açıkçası, derslerin ilk baştakileri hem benim hem de öğretmenim için hayal kırıklığı oldu. Ben onun nefes alır gibi kolayca yaptığı çalma eyleminin, belki ancak % 1’ini yapabildim. Onun aklında ise üç derste bana bildiklerini anlatıp sonra kendi kendime ilerlemem varmış. Ben üçüncü dersin sonunda sıfıra yakındım. Çalabilmeyi geç, o müziğe armonika ile eşlik edebilmek şöyle dursun, müziğin içerdiği ritmin başlangıç ve bitiş noktalarını bile farkedemiyordum. Bana tekrar eden bir orkestra kaydı üzerine armonika çalarak öğretiyordu. Ben neredeyse hiç yapamazken, onun köpeği uluyarak birebir notayı tutturuyor ve eşlik edebiliyordu. O köpeğe o an ne kadar sinir olduğumu tahmin edemezsiniz :) Hayvan hiçbir zorlanma olmadan bunu yaparken, ben onca saat uğraşıma karşın, onun onda birini yapamıyordum. Hayvanla aramızdaki bu uyum farkı neden vardı ? Ben daha gelişmiş bir canlıysam, neden o daha iyi yapabiliyordu da ben yapamıyordum ? Nedense hızlıca öğreneceğimi düşünmüştüm tıpkı öğretmenim gibi. Oysa her uzmanlığın arkasında uzun yıllar verilen emekler var. Benim ilk denemede yapabileceğimi, öğretmenimin 3 derste öğretebileceğini düşünmesine yol açan neydi ? Bu yanlış algı nereden ve nasıl oluşuyordu ?

Büyürken bir yerlede, bizim için ideal olan yoldan sapıyoruz. Bunda eğitim sisteminin etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Hepimiz bambaşka yapı ve yeteneklerde olmamıza karşın, tornadan çıkarcasına aynı ve merak etmediğimiz bilgilerle yükleniyoruz. Bu süreçte sınav, sözlü ve ödevlerle kontrol ediliyoruz ve öğretmene göre yanlış olduğu düşünülen yerde cezalandırılıyoruz. Oysa hata yapmak öğrenmenin bir parçası ve yöntemi. İlk seferde doğru yapmamış olmak, cezalandırılmaya yol açıyor. Buradan çıkan fikir şu. Doğru olan ilk seferde yapabilmek. Eee ben ilk seferde yapamadığıma göre, demek ki yanlışım, yetersizim, beceriksizim. Falanca kişi zaten benden çok daha iyi yapıyor. Demek ki daha iyisi oluyor. Benim yetersiz olduğumun kanıtı bile var. Öğretmenim onu daha çok seviyor ve takdir ediyor.

Çocuklarla zaman geçirmek, geçmişe yolculuk yapmak gibi. Merak edenleriniz için söyleyeyim. Armonika çalmayı öğrendim mi ? Evet öğrendim. Çok iyi çalabiliyor muyum ? Hayır. Çünkü öğrendiğim başka şeyler de var. Örneğin konunun sadece armonika çalmak olmadığını, blues müziğini tanımak, felsefesini bilmek, ritimlerini nabız atışın gibi bedeninde hissetmek gerektiğini, anlatmak istediğin duygular olması ve müziği yaşamak gerektiğini anladım. Bu öyle haftada bir saat tıngırdatayım denecek bir alan değil. Her sanat dalı gibi onunla birlikte yaşamak ve duygularını notalar yoluyla dışa vurabilmek demek. Fiziksel bedeninizi, yaşadığınız hayatla harmanlayıp sese dönüştürmek demek. Ben armonikaya hiç bu kadar zaman ayıramadım ya da ayırmadım. Kendimi ifade etme yöntemim fotoğrafa dönüştü, yazıya dönüştü, öğrenmeye dönüştü. Şimdi hayata baktığım nokta, armonika öğrendiğim döneme göre bambaşka. Dokuz yaşında bir çocuğun yaşadığı çelişkileri görebiliyorum. Nasıl gerçek kendisi ile başkalarının olmasını istediği kendisi arasına sıkıştığını görüyorum. Bu sıkışma ile sahip olduğu harika değerleri nasıl göremez hale geldiğini görebiliyorum. Peki süreci değiştirebiliiyor muyum ? Hayır. Ama şunu biliyorum ki herşeyin bir etkisi vardır. Bu yazı suya atılan bir taş gibi. Etkileri daha büyük dalgalara dönüşecek. Kendimizle, toplumun ideal değerleri arasına sıkıştığımız bu süreci bizler değiştireceğiz. Hemde öyle 100 yıl falan almayacak. Gelecek 10-20 yıl içinde bambaşka bir dünyada yaşıyor olacağız. Herkes sahip olduğu kendine özgü değerlerle, bir yere sıkışıp kalmadan hayatını yaşamaya başlayacak. Bu hayata en iyi versiyonumuzla geliyoruz. Tek yapmamız gereken, sahip olduğumuz değerleri farketmek ve o değerlerle üretmek.

Size farkındalıklarımdan bir başkasını yazarak bu blog yazısını bitireyim. Eskiden çizdiğim her şeyin birbirinden çok farklı olması gerektiğini düşünürdüm ve birbirine benzediklerini görünce canım sıkılırdı. Her çizdiğimin bir öncekinden çok farklı olmasını istememe yol açan neydi bilmiyorum. Sonraları fotoğraf çekmeye başlayınca, her çekimde birbirinden farklı 1000 kompozisyon çekebilmem gerektiğini düşünmeye başladım. Ve tabi ki bu olamadı. Şimdilerde biliyorum ki herkesin kendine özgü bir tarzı var. Bu onun imzası gibi. Çizdiklerimin bir ruhtan çıktığının anlaşılması çok doğal. Çektiğim fotoğraflarda kompozisyon sayısı değil, o kişilerle keyifli zaman geçirmek ve onların duygularını fotoğraf karelerine taşıyan doğal fotoğraflar çekmek önemli. Kompozisyon sayısının 1000 veya 10 tane olmasının bir önemi yok. Tüm bunlar yaşımın mı yoksa yapımın mı getirdiği farkındalıklar bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, kendimi çok daha rahat ve mutlu hissediyorum. Kimseyle rekabet etmek zorunda değilm, her yaptığım şey, attığım her adım, beni bir önceki güne göre daha ileri taşıyor. Sahip olduğum en güzel giysi, kendi kişiliğim. Ne bol, ne de dar geliyor. Tam bana göre. Ve neden bunca yıldır elbise dolabından bunu seçmemişim ki ?

Bu blog yazımın fotoğrafı bir yayla fotoğrafı. Giresun’dan. Memleketimin her yeri ayrı güzel.

Bu blog yazımın fotoğrafı bir yayla fotoğrafı. Giresun’dan. Memleketimin her yeri ayrı güzel.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

düğün fotoğraflarına farklı bakış

Her fotoğraf çekimi farklı bir yolculuk benim için. Neden mi ? Çünkü fotoğrafladığım kişiler farklı, benim onlarla iletişimim farklı, birlikte geçirilen zaman sonunda öğrendiklerim ve kendime eklediklerimle ortaya çıkan ben farklı. Sanırım fotoğraf çekmekten sıkılmamamı sağlayan dinamik bu. Fotoğraf çektiğim ilk dönemlerde, aklımın büyük bölümü ortamın ışığı, onların duruş açıları, uygun fotoğraf makinası ayarlarını bulmayla ilgilenirken, karşımdakilerle ve ruh hallari ile pek ilgilenecek fırsat olmuyordu. Oysa fotoğraf çekiminde en sık şikayet edilen konu nedir ? İnsanların fotoğraf çektirirken gerilmeleri ve sıkılmaları. Buna bağlı olarak ortaya çıkan fotoğraf karelerinin, onları yansıtmaması ya da beğendikleri fotoğraflar ortaya çıkmaması.

Zaman içinde fotoğraf makinasına çok daha fazla hakim olmam, ışığı nasıl kullanabileceğimi bilmem, çok daha rahatlamama ve fotoğraf çekimlerinden çok daha fazla keyif almama yol açtı. Ben rahat olunca, fotoğrafını çektiğim kişiler de çekimlerde daha rahat ve mutlu zaman geçirmeye başladılar. Şimdilerde biliyorum ki en çok odaklanmam gereken şey, karşımdakinin ruh hali. Fotoğraf makinasının öbür tarafında, onları yalnız bırakmamak çok önemli. Belki de hayatlarında ilk defa böyle bir fotoğraf çekiminin parçası oluyorlar. Fotoğraf makinasının öbür tarafında, çekinmeden kendileri gibi olma rahatlığı sağlamak benim sorumluluğum. Bunlar aklımdan geçen birkaç düşünceydi. Deneyim insan hayatında çok şey değiştiriyor ve insana kendi gibi olması konusunda güç veriyor.

Fotoğraftaki güzel gelin ile yolum bir tekstil fabrikasında kesişti. Belki bazılarınız bilir. Eski bir tekstil mühendisiyim. Fabrikaya yolumun düşmesi tekstil mühendisi olmam nedeni ile değil, fotoğraf çekmem nedeniyleydi. Aslında daha önce düğün fotoğraflarını çektiğim bir arkadaşı nedeniyle beni biliyordu. Bana fabrika fotoğrafı çekip çekmediğimi sordu. Çektiğimi söyleyince, bir gün uğrayıp onunla ve çalışma arkadaşarıyla tanıştım. Hem istedikleri fotoğraflardan hem de hayata dair şeylerden bahsettik. Örneğin onun yıllardır sirke yapmasından, benim de ilgim olduğundan ama ilk denememin başarısız olduğundan bahsettik. Sohbeti akışına bırakınca içine dahil olan çeşitliliğe inanamazsınız :)

Fotoğraf çekimini yaptığımız gün, bize gün boyu eşlik etti. Ben bir başka gün ondan sirke anası aldım. İkinci sirke denememde kullandım. Hayat ne ilginç değil mi ? Hayatın bu sürprizlere açık yapısına bayılıyorum.

Sonra günlerden bir gün evlenmeye karar verdi ve fotoğraf alanı bambaşka bir konuya dönüştü. Bir akşam iş çıkışı o ve nişanlısı ile buluşup sohbet ettik. Birbirine çok yakışan ve içten yapıları ile onlarla sohbet çok keyifliydi. Genelin dışında, eski tarz stüdyo fotoğrafları istiyorlardı. Eski fotoğraflara bakmaya bayılan, büyükanne ve büyükbabasının eski fotoğraflarına çok değer veren gelinim, kendisinin de o tür düğün fotoğrafları olsun istiyordu. Bu isteği nedeniyle biraz da çekiniyordu. Beni pek çekmediğim bir alana, kendi isteği nedeniyle, istemeden sürüklemek istemiyordu. Oysa bu benim için kendimde yeni alanlar keşfetmek demekti ve çekinecek hiçbir şey yoktu :) Ondan bana beğendiği fotoğraflardan örnekler göndermesini istedim. Böylece tam beğenisini öğrenmeye çalıştım.

Düğün günü geldi. Kuaför sonrası onlarla buluştum. Tabi ki heyecanlılardı. Bir bardak su iyi geldi. Kısa bir sohbetten sonra fotoğraf çekmeye başladım. Ortaya çıkan fotoğraflardan birkaçını buraya ekledim. Hem onlar hem de benim için farklı bir deneyim oldu. Fotoğraflarını beğendiler. Benim için en önemlisi buydu. Farklı bakış açılarını seviyorum. Hayatı sıradanlıktan uzaklaştırıyor.

İyi seyirler ;)

dugun-fotografi-bursa-demet-argun-cift-kapali-mekan.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-damat.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin-damat-eski-gorunumlu.jpg
dugun-fotografi-bursa-demet-argun-gelin-damat.jpg

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

zengin biriyle evlenip, çalışmadan hayatı rahat yaşamak

Şu sıralardan çevremde sıkça duymaya başladığım dileklerden biri bu. "Şöyle zengin biri ile evlensem ya da eşim zengin olsa da ben çalışmak zorunda olmasam ve rahat bir hayat yaşasam." Neden bizim hayallerimizin başına bu istek yerleşmeye başladı sizce ? Üzerinde yaşadığımız Dünya ve hayatlarımız büyük bir değişimin eşiğine gelmiş durumda. Aralıksız uzun saatler çalışmak, sorumluluk listemizin bitmeyişi, yaptığımız işin ve hayatımızın kendimiz tarafından değil, çevremizin isteklerine göre şekillenmiş olması bizi içten içe mutsuz ediyor. Başkalarının bizim için şekillendirdiği bu hayatı yeterince deneyimlemiş bizler, bu hayat şeklinin bizi hayalimizdeki yere götürmediğini bilecek kadar yeterli deneyime sahibiz. Yaşadığımız hayatı şekillendiren değil, o hayatın kurbanı haline gelmemiz hepimizde stres yaratıyor. Bu durumdan en kestirme çıkış ise zengin olup, sorumlulukların başkalarına dağıtılması. Şimdilik aklımıza gelen başka bir çözüm yok.

Varsayalım ki zengin bir eş buldunuz. O eş için sürekli yeterince güzel/yakışıklı, ilgi çekici ve eğlenceli olabilecek misiniz ? Bir süre sonra, yola çıkış amacınız rahat yaşama ulaşmak olan sizin için yukarıda saydığım durumlar da zorunluluğa dönüşmeyecek mi ? Kendini bir türlü yeterli görmeyen eş sendromunu, bu durum yaratmıyor mu ?

Öte yandan zengin insanların hayatına bakınca, onların da çok huzur içinde ve stresten uzak yaşadıkları söylenemez. Görünen o ki çözüm çok para olmasından daha farklı birşey. Çözüm bizim bir kurtarıcı beklemeyi bir kenara bırakıp, kendi hayatlarımızın kurtarıcısına dönüşmemiz.

Burada bir fotoğrafçı olarak kendi deneyimlerimden bir örnek vermek istiyorum. Fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıllarda, fotoğrafladığım kişilerin kendiliğinden karşımda estetik durmalarını bekledim. Çünkü ben onları nasıl pozlandıracağımı bilmiyordum. Bekledim, bekledim, bekledim ve zunca bir süre geçti. Çok nadir durumlar dışında, karşımdakiler nasıl duracaklarını bilmediği için fotoğraflar çok güzel olmadı. Bir süre sonra bu durumdan çok rahatsız oldum. Baktım ki bunu karşı taraftan beklemek, sonuçları istediğim yere taşımıyor, onları pozlandırmayı öğrenmeye karar verdim. Bunu nasıl yapacağımı bilmemek bir miktar korku yaratıyordu ama korkunun ecele faydası olmadığını biliyordum. Zaman içinde insanların nasıl durmaları gerektiğini ve istediğim sonuçlar için onları nasıl yönlendirebileceğimi öğrendim. Bu bilgi zaten fotoğrafçının sorumluluğunda olması gereken bir alan. Ben fotoğrafçılığa sırf çok sevdiğim için balıklama dalmış biri olarak bilmiyordum sadece :) Sonuç şu ki istediğim değişimi karşımdakilerden beklemek yerine, ben değişimi kendimde yaptım ve çektiğim fotoğrafları ben de beğenmeye başladım. Hayalimdeki fotoğraf kareleri ortaya çıkmaya başladı. Oysa bunu öğrenmek yerine "Amaaaan zaten insanlar nasıl duracaklarını bile bilmiyorlar, tabi ki fotoğrafları ancak bu kadar olur." da diyebilirdim. Suçu karşı tarafa atabilirdim. Kendimi kandırabilirdim. Bu durum kimseyi mutlu etmezdi. Değişimi kendimde yaptım ve sonuçlarından mutluyum.

Bu kısa sürede yapılacak birşey değil belki ama zaman içinde yaratacağı mutluluk çok daha büyük. Her gün minicik bir değişim, 2-3 yıl içinde büyük bir değişime yol açıyor. Bu bakış açısı değişimini, bir kişiye oturup uzun uzun anlatmaya kalksanız, o kişinin bunu anlaması ve uygulaması ne oranda olur bilinmez. Kimseyi oturup birşeye inandırmanıza gerek yok çünkü hayatlarımız bizi büyük bir hızla bu değişimin eşiğine getiriyor zaten. Var olan hayatlarımızın istenmeyen şekilde ilerleyişi ve yoğun stres nedeniyle, herkes kendi istekleri ve zorunlulukları arasında savaş halinde. Bu savaşın yarattığı stres nedeniyle neredeyse antidepresan kullanmayan yok. Uzun zamandır antidepresan kullanıp, sorunlarını çözmüş veya hayatını istediği şekle dönüştürmüş hiç kimseyi görmedim. Bu ilaçlar bizi uyuşturarak, var olan stresi algılamamızı engelliyor. İlacı kullandığınız sürece stresi algılamıyorsunuz ama stres yaratan şartlar var olmaya devam ediyor. Yani sorunun kaynağını yok etmek yerine, kendinizi uyuşturmayı seçiyorsunuz.

Geçenlerde dinlediğim bir YouTube videosunda, bir bilim adamı otizmin arttığını çünkü yoğun strese maruz kalan anne ve babanın çocuklarının ya otistik doğduğunu yada bir süre sonra bu hastalığı geliştirdiğini söylüyordu. Otizm, o çocukların içine doğdukları stresli ortamdan korunma yöntemleriymiş. Kendilerini dış dünyaya kapatıp, kendi iç dünyalarında yaşayarak stresin kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlarmış. Otizmin çığ gibi artmasının ardındaki nedenin stres olduğunu söylüyordu.

Bu şartlar altında farkındalık kavramının önemi git gide artıyor. Farkına varamadığımız, tanımlayamadığımız bir sorunu çözemiyoruz da. Yazımın başına dönecek olursam, hayatımızda stres yaratan alanlarda değişiklik yapmak, zengin eş bulmaktan çok daha önemli. Çare sizin kendinizde olmadıktan sonra, çareye sahip kişinin, bir gün sizi bırakabileceği korkusuyla hayatınıza yeni stresler eklemek çare değil :)

Durum şu ki biz, omuzlarımızdaki yükleri kaldıracak bir kurtarıcı arıyoruz. Onun kendimiz olduğunu anlayana kadar, hiçbir şey değişmeyecek. Değişim bizleri çağırıyor. Duyuyor musun ?

Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri diyeti - bölüm 4

Veee bu serinin son yazısını yazmak için bilgisayarımın karşısımdayım. Epey zamandır bu anı bekliyordum. Ve zamanı geldi.

Öncelikle bu yazımda yediğim gıdalar için markete alternatif olarak kullandığım yöntemlerden bahsedeyim. Eskiden çok büyük oranda gıdamızı marketten alıyorduk. Marketler yoğun şehir hayatının gereksinimleri nedeniyle ortaya çıkan mekanlar. İş çıkışı uğrayıp her türlü gereksiniminizi alabileceğiniz yerler. Onca gıdanın market raflarında aylarca bekleme olasılığına karşın, uzun süre bozulmalarını önleyici kimyasallar eklenmiş durumda. Ve bu kimyasal (ilaç) oranları belli bir yüzdenin altında olduğunda, paketin üzerine yazılma zorunluluğu yok. Yani siz haberiniz olmadan pek çok zararlı kimyasalı gıdanız ile birlikte tüketiyorsunuz. Markete alternatif yöntemler ise gıdanızı olabildiğince üreticisinden almak. Örneğin sebze ve meyvenizi semt pazarlarından alabilirsiniz. Bu pazarlardan alırken seçeceğiniz gıdaların hepsinin birbiri ile aynı görünümde olmaması veya kimisinde kurt olması iyi belirtiler. Genetiği değiştirilmemiş gıdalar bağırsak yapımız için daha uygun gıdalar. Oturduğum semtte Çarşamba günleri köylü pazarı kuruluyor. Oradan sebze ve meyve alıyorum. Kuru fasulye alınca buz dolabında saklıyorum. Yoksa kurtlanıyor veya böcekleniyor. Pazardan kabuklu ceviz alıyorum. Her gün yiyeceğim kadarını kırıyorum. Ceviz alırken kabuğu çok açık renkli ve pırıl pırıl ceviz almıyorum. Öyle olanlarını çamaşır sulu suda beklettiklerini duydum :/  Sabah kendime hazırladığım salatada fırsat oldukça koyu renkli sebzeler kullanıyorum. Örneğin pancar, şalgam, mor lahana, roka, kara lahana vb. Ne kadar koyu renkli olursa o kadar faydalılar (çünkü antioksidan özellikleri bu renk maddelerinden geliyor).  Meyve alırken içi ve dışı renkli meyveleri alıyorum. Örneğin armut, elma ve muz gibi içi renksiz meyveleri yemiyorum. En iyileri ahududu, yaban mersini, frenk üzümü gibi şeker seviyesi düşük meyveler. Eskide şekerli ürünler yerken bu meyvelerin tadını pek alamazdım. Oysa şimdi aromalarını çok daha iyi alabiliyorum. Şeker ve unu hayatımdan çıkarınca, dilimdeki tad duyuları olması gerektiği gibi çalışmaya başladı. Portakal, kivi vb pek çok meyveyi tüketiyorum. Günde bir su bardağı civarında meyve yemek ideal olanı. Pazardan bir ara yaban mersini kurusu alıyordum. Aslında çok tatlı olmayan bu meyvenin kurusu inanılmaz tatlıydı. Sonradan öğrendim ki yaban mersini  ağır çeksin diye şekerli suda bekledikten sonra kurutuluyormuş. Bunu duyunca almayı bıraktım. Bu şekerde bekletme işlemini hurma için de yaptıklarını duydum. Dalından hurma hiç yemediğim için bu konuda fikir yürütemedim.

Pazardan gezen tavuk yumurtası alıyordum. Bir kez eve geldiğimizde bazı yumurtaların üzerinde barkod olduğunu gördüm. Belli ki market yumurtasıydı. Oradan yumurta almayı bıraktık. Ben oturduğumuz semtte gezerken, bir evin civarında dolaşan tavukları gördüm. Evin kapısını çalıp, yumurta satıp satmadıklarını sordum. Satıyorlarmış :) Yumurtaları oradan almaya başladım. Şimdilerde Keles tarafında yaşayan bir çiftçiden alıyoruz.

Ben süt ürünleri tüketmiyorum ama eşim yoğurt yemeyi sevdiği için ona Misi Köyü yakınlarında yaşayan bir çobandan, koyun veya keçi sütü alıp yoğurt mayalıyorum.

Kahvaltıda ve neredeyse yemeklerin hepsinde kullandığımız tereyağını Keles tarafında yaşayan bir kişinin eşi yapıyor. Tuzsuz tereyağı alıyorum. Çünkü tereyağında kullandıkları tuzun türünü bilmiyorum. Ben artık sofra tuzu kullanmıyorum. Çünkü sofra tuzu doğada var olan bir tuz türü değil. Sanayide kullanılmak amacıyla tuzun ayrıştırılması ile elde edilmiş bir tuz. Sonraları nasıl olmuşsa sofralarımıza kadar gelmiş. Vücudumuz tuzu doğada bulunduğu formu ile kullanmaya programlı. Yani sofra tuzundaki saf tuzu değil, onun doğada birlikte bulunduğu diğer mineraller ile birlikte alınca yarar sağlıyoruz. Ayrıştırılmış sofra tuzu vücut için zararlı. Ben deniz veya kaya tuzu kullanıyorum. Denizlerde kirlenme durumunu göz önüne alırsak sanırım kaya tuzu en iyisi.

İç bademi Datçalı bir kişiden alıyorum. Göndermeden bir gün önce kırıp ertesi gün gönderiyor. Kargodan gelir gelmez buz dolabında saklıyorum yoksa kurtlanıyor.

Zeytin yağını zeytinliği olan tanıdıklarımızdan alıyoruz.

Bu sene kendi sirkemizi yapmaya başladık. İnternetten araştırıp nasıl yapıldığını öğrendik. Dr. Gökşin Balım'ın web sitesinde harika tarifler var. Onun elma sirkesi tarifini kullandık. Şimdi her gün tahta kaşıkla karıştırma aşamasındayım. Mis gibi kokmaya başladı. Heyecanla olmalarını bekliyorum.

Yazdan konserve domates suyu ve sosu yaptık. Turşumuzu kurduk. Kahvaltılık zeytinlerimizi hazırladık.

Etimizi kasaptan alıyoruz. Bazen çekilmiş kuyruk yağı alıyoruz. Bu kuyruk yağı İran'dan geliyormuş :) Memleketimde hayvancılığın geldiği durum. Kuyruk yağını tereyağı gibi yemeklerde kullanıyoruz. Bazen paça alıp, uzun süre kısık ateşte kaynatıp, kemik suyu hazırlayıp konserveliyoruz. Pazardan aldığımız bazı sebzeleri (kereviz, bal kabağı vb.) bu kemik suyunda haşlayıp, mikserle inceltince harika çorbalar ortaya çıkıyor. Kemik suyu en hızlı iyileştirici gıda. İçinde kolajen var. Nasıl hazırlanacağı ve faydalarına dair başka bir blog yazısı yazmayı planladığım için burada detaya girmeyeyim.

Yani anlayacağınız pek çok farklı tedarikçimiz var. Evet gıdalarımızın hepsi bir yerde satılmıyor ve evet bu nedenle biraz daha fazla takip gerekiyor ama kendini iyi hissetmek için, sağlıklı olmak için tüm bunlara değer. Belki bu farkındalık çoğumuza yayılınca, geleceğin marketleri başka uygulamalara geçerler.

Fermente gıdalar bir süredir ilgimi çeken gıdalardı. Bu gıdaları siz kendiniz hazırlayabiliyorsunuz ve içindeki bakteriler, bağırsağınızdaki iyi huylu bakterilere yardımcı oluyor. Geçen sene Alman lahana turşusu (sauerkraut) yapmıştım. Bu sene Kore turşusu (kimchi) yaptım. Tuz oranını ilk seferde tutturamadım ama ikinci denemem için sabırsızlanıyorum.

Hiç ekmek yemediğim için salatanın suyuna ekmek banamıyorum ama salatanın suyunu kaşıkla veya kabı kafaya dikerek içiyorum :) Ekmek şart değil yani. Eskiden şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Ekmeksiz hiç doyulur mu !" Hiç ekmeksiz bir dönemi olmamış birine göre, bana bunu düşündürten neydi bilmiyorum. Düşünsenize, hiç denememişim ama çok keskin bir fikrim var. Nasıl oluyorsa artık ! Şimdi biliyorum ki asıl ekmekle doyulmuyor, acıkılıyormuş.

Gayet dinlendirici bir uykum var, sabahları yataktan yorgun kalkmıyorum, hayat daha güzel geliyor.

Ben taş devri (paleo) diyeti yapıyorum. Birbirine benzer farklı diyetler var. Amerika'yı yeniden keşfetmek istemiyorum diyorsanız, daha önce benzer yollardan gidenlerin izlerini takip edebilirsiniz. Sağlıklı Yaşıyoruz sayfasını hazırlayanların hikayelerine buradan ulaşabilirsiniz. Nasıl pek çok hastalığın ilaç kullanmak yerine beslenme değişimi ile üstesinden gelindiğini göreceksiniz. Ayrıca "neyi nereden alıyoruz" adlı sayfalarında gıdalarını aldıkları yerleri paylaşmışlar.

Ayrıca çok yakın bir arkadaşımın kardeşi yöresel doğal ürünler satıyor. Instagram hesaplarının adı Bağ Evi. İletişime geçmek için buradan onlara mesaj gönderebilirsiniz.

Kendimde farkettiğim son bir farkındalığı da yazarak bu yazımı bitireyim.

Beslenmemi değiştirdim ama hayatıma gerekli hareketi veya sporu ekleyemedim. Son birkaç ay vücudumun menstrual döngüsü 3-4 haftadan 2 haftaya indi. Neredeyse haftada bir migren atağı olmaya başladı. Buna pek anlam veremedim. Kendimce yapabileceğim herşeyi yaptığımı düşünüyordum. Epey araştırınca bu belirtilerin arka planında hormon düzeni bozukluğu olduğunu ve bunun da hareketsizlikten kaynaklandığı ortaya çıktı. Vücutta biriken toksik atıkların atılması için belli miktarda hareket, terleme gerekiyormuş. Vucut bu hareket olmayınca kendince toksik atıkları atmak için farklı yollar geliştirmiş :) Şimdilerde yürümeye başladım ve bu belirtiler kayboldu. Yani yaşam şekli değişikliği beslenme ve sporla birlikte yapılırsa sağlıklı oluyor.

Yediğimiz gıdalar sadece karnımızı doyurup bize enerji vermiyorlar. Aynı zamanda bizi kişiliğimizi şekillendiriyorlar. Kendi hayatımızı istediğimiz şekilde şekillendirebilmek için başlangıç noktası gıdalarımız bence. Ayda bir alışkanlığımızı değiştirsek, birkaç yılda tüm hayatımız değişebilir. Kaybedecek neyimiz var ?

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)  Fotoğraf: Aykut Güngör

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Eğer yeni blog yazılarımı kaçırmak istemiyorsanız, aşağıya e-posta adresinizi yazarak kayıt olabilirsiniz. Bu şekilde her yeni blog yazım e-posta adresinize gelmiş olacak. Yeni yazılarımda görüşmek üzere ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

Taş Devri Diyeti - bölüm 3

Taş Devri Diyeti'mden yola çıkarak yazmaya başladığım blog yazım biraz çeşitlendi. Size biraz neden-sonuç ilişkisini de yazmak istedim. Ben merak ettiğim bir şeyin nedenini öğrenince aklımda daha çok kalıyor. Bu nedenle, size bu şekilde anlatmamın daha yararlı olacağını düşündüm.

Taş Devri Diyeti ile beslenmemden bu yana "vücudunuzu dinleyin" sözüyle ne demek istendiğini anladım. Daha önce pek çok yerde duyduğum ama anlamadığım, benim için karşılığını bulamamış bir sözdü. Vücut nasıl dinlenir ki ? Vücudumu anlamam için ne yapmalıyım ? Cevapsız pek çok soru. Şimdilerde vücudunu dinlemek nasıl oluyora dair fikrim var. Hatta geçmiş dönemlerde yaşadıklarıma dair bile yorum yapabiliyorum.

Burada birkaç örnek vereyim. Belki bazılarınız, bu durumlarla karşı karşıyadır ve yardımcı olur. Yirmili yaşlarımın ortası ve sonlarına doğru, vücudumun normal işleyişini farkında olmadan bozmuşum (üniversite sonrası iş arama, iş ortamına uyum sağlama, hangi şehirde yaşayacağına karar verme, kendine yaşam alanı oluşturma vb. konular kendi çapında yeterli stesi yaratmış). Sonra iki yıl içinde yaklaşık 7-8 tane dişim çürüdü ve dolgu yaptırdım. Stres vücut dengesini bozduğu için vücutta kalsiyum alımını, kullanımını da değiştiriyormuş. Ben içeriğini bilmeden sadece daha dayanıklı olduğu için amalgam (siyah/gümüş renk olan) dolgudan yaptırdım. İçeriğini yıllar sonra Gaps Kitabı sayesinde öğrendim. Bu dolgunun içinde yüzde 53 oranında cıva, geri kalanında ise gümüş, kurşun, kalay, bakır, çinko gibi çeşitli maddeler yer alıyormuş. Yani ağır metalleri bilmeden beynimden beş santim öteye yerleştirmişim :) Sonraki yıl vitiligo denen bir hastalıkla tanıştım. Bu da bir bağışıklık sistemi hastalığı. Bağışıklık sistemi çeşitli nedenlerle aşırı uyarıldığı için vücutta bir alan seçip ona savaş açıyor. O seferki hedef derim ve ondaki pigmentlermiş. Vücudumda renk kaybeden bir bölge oldu. Komik olan ise her gün aynaya bakıp saçını tarayan, diş fırçalayan ben, bu değişimi görmedim. İş arkadaşlarım farketti ve doktora gittim. Yüzüme bakmışım ama görmemişim. Kendimden uzaklaşmışım. Farkedecek halim yokmuş belki de. Doktora "Bu hastalık neden olur?" dedim ? "Tam nedeni bilinmeyen bir hastalık." dedi, Vitix adında bir ilaç verdi. İlacı cildimin beyazlayan yerine (sol kaşımın uç bölümü) sürüp güneşte beklemem gerekiyordu. Öğlenleri ilacı sürüp, iş yerinin bahçesine çıkıp, güneşte bekliyordum. Her gün birkaç dakika arttırırarak güneşlendim. Sanırım o zaman da dipte olan d vitaminim, bu sayede biraz kendini toparlamış olabilir. Bence ilaçtan çok d vitamini işe yaradı. Bu hastalığı, o dönemdeki en büyük stres kaynağım olan tekstili bırakıp, fotoğraf yolculuğuma başlamam için bir fırsata dönüştürdüm. Yaklaşık üç yıldır ötelediğim kararımı uygulamaya koydum. Stres kaynağı ortadan kalkınca vitiligo durdu. Bu nedenle kaşımdaki beyaz bölgeyi çok seviyorum. Onun sayesinde çok sevdiğim bir hayata geçme şansım oldu. Ben onu sahiplendiğim için gören herkes özellikle boyattığımı düşünüyor.

Vücudumun verdiği sinyallere dönecek olursam bir diğeri ara sıra oluşan enfeksiyonlardı. Bunları gittiğim havuzdan kapmış olabileceğimi düşünüyordum. Oysa bağırsak floramın kötü durumda olduğunu ve bunu kendimin yarattığını bilmiyordum. Beslenme değişimi bu sorunu da ortadan kaldırdı.

5-6 yıl önce yaz sonuna doğru bacağımın bir yerinde kaşıntı oldu. Önce sivrisinek ısırdığını düşündüm. Sonra bir ay gibi bir süreyi geçince, bunun sivrisinek ısırığı olmadığını anlayıp doktora gittim. Doktor stres kaynaklı olduğunu söyledi :) Vücudum belkide dikkati stres kaynağından başka yere çekmek için kendisine göre bir yer seçip böyle bir kaşıntı oluşturmuş. Bu konuda ilaç kullanmadım. Sanırım bir yıldan kısa bir süre sürdü ve kendiliğinden geçti.

Tam ne zaman başladığını hatırlayamadığım bir diğer durum ise migren. Üniversitedeki ev arkadaşıma üniversite dönemde migrenim var olup olmadığını sordum. Arkadaşım ara sıra güçlü baş ağrılarım olduğunu hatırlıyor. Çocukken yoktu, eminim ama sonra bir ara ortaya çıktı. Başımın, sadece bir tarafında olan şiddetli ağrının kaynağının, bağırsak florası olduğu düşünülüyor. Ben bu düşünceyi destekler gelişmeler yaşadım. Örneğin un ve şekerli gıdaları hayatımdan çıkardığımdan beri daha az karşılaşıyorum ve ağrının şiddeti azaldı. Önceleri çok güçlü ağrılar olabiliyordu. Migren değişik bir durum. Vücudunuzda sadece el kadar bir gölgenin ağrıyor. Buna karşın bu bölge beyinde bir yer olduğu için sizi hayatın dışına atıyor :) İşin ilginç olan yönü şu. Eskiden ağrı başladığında tatlı ve unlu birşey yersem, ağrının hafifleyeceğini düşündüren bir his oluyordu ve ben bu gıdalardan tüketiyordum. Tahmin edin sonuç ne oluyordu :) Ağrı çok daha şiddetlenip kötüleşiyordu. Ben hep aynı şeyi yaptığım için bu durumun migren atağının normal gidişatı olduğunu düşünüyordum. Oysa ben, yediklerimle kötü bakterileri besleyip süreci çok daha kötüleştiriyormuşum. Bağırsağımdaki kötü huylu bakteriler o hissi oluşturarak beni yönetiyormuş. Yani anlayacağınız vücudum yıllar içinde bana o kadar çok mesaj vermiş ki. Ben bu mesajları çözebilecek bir şifreye sahip olmadığım için anlayamamışım. O nedenle lütfen GAPS kitabını alıp okuyun. Kendinizi tanımanız ve sahip olduğunuz kapasitenin, azı yerine çoğunu kullanabilmeniz için harika bir yol. Bu kitapı okuduktan sonra karşınıza çıkan belirtiler ve hastalıklara farklı gözle bakacaksınız. Kendi hayatınızın sorumluluğunu tümüyle doktorlara yüklemek yerine kendiniz üstleneceksiniz. Çünkü çözüm sizde.

Şimdilerde Taş Devri diyeti ile beslenen ben, kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bağışıklık sistemimin çalışmasını kolaylaştıracak konulara dikkat ediyorum. Farklı bir gıda yediysem o gün ve sonrasında vücudum farklı tepkiler (gaz , yorgunluk, kaşıntı vb.) veriyormu diye gözlem yapıyorum.

D vitamininin önemine dair fikriniz var mı ? Artık sağlık ocaklarında kan verdiğinizde (önerim öğleden önce vermeniz, saat 14:00 gibi hastaneye teste gönderiliyormuş) D vitaminine de bakılıyor. Benim iki yıl önce 20 mg/L'den düşük olan D vitaminim, geçenlerde ölçtürünce 56 mg/L çıktı. İdeali 80-100 mg/L aralığı. Ben güneş ışınlarının uygun olarak geldiği yaklaşık altı ay boyunca, fırsat buldukça öğlenleri yarım saat güneşleniyorum. Ve günlük 2000 IU d vitamini takviyesi alıyorum. Buna karşın ideal olan aralığa henüz gelememiş durumdayım. Kendimin iki yıl önceki halini hatırlıyorum. Ne zaman dışarıda uzun kalacak olsam güneş kremi sürerdim. Genelde kapalı ortamda çalışan biri olarak, güneşe neredeyse hiç denk gelmiyormuşum. Yani ara sıra balkona çamaşır astığım beş dakikayı saymazsak tabi :) Ve bunun farkında bile değildim. Oysa D vitamini, pek çok önemli vücut fonksiyonu için gerekli bir vitamin. Eksikliği, vücudun olması gereken bazı işlemleri yapamaması anlamına geliyor. Öte yandan güneş kremlerindeki sayısız kimyasal madde, güneş ışınlarını engellese bile deriden emilip kana karışarak vücutta toksik bir kirlenme yaratıyor. Taş devrinde yaşayan akrabalarımız gün ışığında çok daha uzun süreler kalıyorlardı. Ayrıca gün içinde belli miktarda güneş ışığı görmek, iyi bir uyku için de gerekliymiş. Sabah erkenden evden çıkıp, akşam karanlıkta eve dönen pek çok kişi, güneşi hiç görmeyebiliyor. Sadece gıdalardan alınan D vitamini, günlük gereksinimimizi karşılayacak oranda değil ne yazık ki.

Birşey yediğimiz zaman nasıl doyarız ? Bazen miğdemiz çatlayacak kadar çok yememize karşın, göz doymak bilmez. Sizce neden ? Bunun nedeni düzgün çalışan bir bedenin, yenen yanlış gıdalar ile işleyişinin bozulması. Şeker ve unlu gıda tüketmek size o gıdaları yerken mutluluk verebilir çünkü bu gıdalar, vücutta mutluluk hormonu (dopamine) salgılnmasına yol açıyor. Fakat sonrasında hızla yükselen kan şekeri ve insülin nedeni ile normalde aç olmamanız gerekirken, düşen kan şekeri nedeniyle tekrar acıkıyorsunuz. Yedikçe doymak yerine, daha da acıkıp daha sık yemeye başlıyorsunuz. Çok miktarda şeker ve karbonhidratlı gıda tüketmek, vücutta doygunluk hissi yaratıp yemeye engel olan leptin hormonunu baskılıyor. Bu hormon olmadan kendinizi doymuş hissetmiyorsunuz. Ve daha çok yiyorsunuz. Vücut günlük aldığı enerjinin % 60'ını sindirime harcıyor. Siz aralıksız (veya çok sık) yiyerek belkide günlük alınan enerjinin çoğunu sindirime yönlendiriyor olabilirsiniz. Bu ise vücudun yapması gereken diğer işler için enerji yetmezliğine yol açıyor olabilir. Pek çok kültürdeki oruç tutmanın mantığı buradan geliyor. Vücuda belli süre sindirim yaptırılmayarak, diğer alanlarda uğraşması için fırsat tanınıyor. Örneğin karaciğerin vücutta 400'den fazla görevi var. Siz şekerli/unlu gıdalarla onu sürekli insülin salgılaya yönlendirirseniz, vücuttaki toksik atıkları işleme ve atmaya dair çalışamamış oluyor. Başka çok ilginç bir durum daha var. Vücut stres altındayken kaçmak veya savaşmak için (fight or flight response) ilk olarak enerji kısıtlamasına gittiği yer, sindirim sistemiymiş. Yani örneğin siz birşey yediğinizde 3-4 saatte sindirecekken, belki bir günde sindiriyorsunuz. Bu ise kabızlığa yol açan nedenlerden biri. Bir diğeri ise yeteri oranda sağlıklı yağlardan tüketmemek. Çevremde sayısı azımsanamayacak sayıda kişide kabızlık olduğunu duyuyorum. Günde 1-2 kez yapılan bir eylemi haftada bir kez yapanları duydum. Bir hafta evde çöp bekletseniz nasıl çürüdüğünü ve rahatsızlık verdiğini herkes bilir. Bir hafta bağırsakta bekleyen gıdalar da orada mayalanıp çürüyor ve sizi zehirliyor. Yani bağırsak floranızın iyi durumda olup olmadığını dışkılama şekli ve sıklığından da anlayabilirsiniz. Dışkılama şekline ilişkin de pek çok bilgi var ama burada o konuya girmeyeyim :)

Aranızda sabahları dinç ve enerjik kalkan kaç kişi var ? Bence bu soruya evet diyenler çok azdır. Yorgun olmaya yol açan başka önemli bir durum ise gene şekerin başka bir etkisi. Beyindeki protein zincirlerinden biri olan Orexin'in, bizim uyuma ve uyanma döngümüzü düzenlemede önemli rölü var. Bu sinir ileticileri, vücuttaki kan şekeri değişimine karşı çok hassaslar. Kan şekerinin hızla artıp azalması (ki bu şekerli, unlu, işlenmiş gıdalar yendiğinde oluyor), Orexin'in bloklanmasına, uyartıları iletememesine ve görevini yapamamasına yol açıyor. Uyku döngüsü bozulmuş bir kişi kronik yorgun ve düşük enerjiye sahip oluyor.

Yolda giderken egsozundan kara dumanlar salan bir kamyon veya araca mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu araçlar genelde daha ucuz olduğu için benzin veya motorin yerine 10 numara madeni yağ denen bir yakıt kullanıyorlar. Havayı ne kadar kirlettikleri ortada. Ayrıca bir süre sonra araçta bozulma ve hasara yol açıyor. Yani kalitesiz yakıt zarar veriyor. Şekerli ve unlu gıdalar da vücudumuz için kötü bir yakıt. Omega-3 yağlar, sebze, et, meyve gibi gıdalarla belsendiğimizde sindirim sonucu daha temiz enerji çıkıyor ve sindirim sonucu ortaya toksik maddeler pek çıkmıyor. Oysa un ve şekerde durum tam tersi. Hızla sindiriliyor ama ortaya çıkan enerji kirli bir yakıt ve atığı çok. Bu gıdaları yiyenlerin karaciğeri, bunca atıkla o an baş edemediği için bu atıkları yağ içinde bel bölgesine depoluyor. Eğer bir şekilde çok ani kilo verirseniz, bu bölgedeki yağların içindeki toksik maddeler aniden kana karışacağı için sizi zehirleyebilir.

Şu içinde yaşadığımız bedenin ne yönleri var değil mi ? Baş döndürücü özellikleri var. İlk başta bilgi çığ gibi geliyor ama bir süre sonra işin mantığını oturtunca, bu bilgi akışı yavaşlıyor ve kendinizi daha kontrol altında hissediyorsunuz. Bu yazımın bir bölümü daha olacak. Dördüncü ve son bölümde görüşmek üzere ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör

Subscribe to our mailing list

* indicates required

neden doğum fotoğrafı yerine yenidoğanları fotoğraflamayı seçtim

Hem doğum fotoğrafları hem de yenidoğan fotoğrafları çekmiş biri olarak, iki alan hakkında fikrim var. Bir süre doğumları fotoğrafladıktan sonra bu alanı bırakıp yenidoğan fotoğraflarına yönelmeye karar verdim. Bunun birkaç nedeni var. İlki hastanede gerçekleşen doğum süreçlerinde anne bir ameliyattan çıkmış oluyor ve hareket edebilmekte zorlanıyor. Etrafında hemşiresinden ziyaretçisine pek çok kişi oluyor. Bebeğini kucağına alıp ona karşı hissettiği duygulara tam odaklanacakken kapı çalıyor ve içeri hemşire girip ölçüm yapıyor. Tam bebeğini annenin kucağında düzgün bir açı ile konumlandırmışken kapı çalıyor ve ziyaretçiler geliyor. Gün bu modda ilerliyor. Arada zar zor uygun bir 5 dakika bulunca, fotoğraf karesine annenin koluna takılı plastik kablolar ve hastane yatağı giriyor. Hadi bunu da geçelim, tam fotoğraf çekeceğim anda bebek, yeni doğduğu için sürekli acıkıp emmek istiyor, ememediğinde ağlıyor. Sonuç olarak hayalimdeki anne, baba ve bebek duygusallığını anlatan kareler bir türlü şekillenemiyordu.

Yaşadığım bu durumlar karşısında bir fotoğrafçı olarak bir aileye yıllarca bıkmadan ve keyifle bakabileceği duygu dolu fotoğraflar nasıl bırakabilirim diye düşündüm. Cevap alan ve ortam değişimiydi. Yani doğumları değil, yenidoğan fotoğrafları çekersem istediğim tarzda fotoğraflar çekebilecektim.

Yenidoğan fotoğraf çekimlerinde sadece siz ve ben varım. Kapıyı çalan yok, mutlu bir ortamda bebeğiniz ve duygularınızla dolu dingin dakikalar var. Fotoğraf çekim hızını bebeğiniz belirliyor. Sizin tek yapmanız gereken bebeğinizle gelmek oluyor. Ben gerekli aksesuar ve bebek giysilerine sahibim.

Doğumdan sonraki ilk on gün içinde yenidoğan fotoğraflarını çekmek en ideali. Doğumdan sonraki bu sürede, siz ve bebeğiniz kendinize gelmiş ve ameliyat etkilerinden sıyrılmış oluyorsunuz. Bebeğinizin kordon bağının düşmüş olup olmaması, fotoğraf çekimi için bir engel değil. On gün içinde bebeğiniz ilk banyosunu yapmış, belirli bir emme rutini oturtmuş ve aranızda güzel bir bağ oluşmuş oluyor. Bebeğinizin en küçük olduğu, avcunuzun içine sığdığı, hayatınızın yeni bir dönemine geçtiğiniz bu zamandan geriye bırakılabilecek en değerli şey fotoğraflar.

yedidogan bebek fotografi

Yenidoğan fotoğraf çekimine karar vermek için doğum öncesinde görüşmek çok önemli. Bu şekilde sohbet etme fırsatımız olur. Bu sohbet sırasında konuştuğumuz ve sizin bebekliğinizden kalan bir oyuncak veya battaniye fotoğraf karelerine girebilir. Hamileliğinizin yedinci ayına kadar yenidoğan fotoğrafını netleştirmenizi öneririm. Eğer bu karar hamileliğin son günlerine kalırsa ya da daha da olumsuzu, doğum sonrasına kalırsa belki hiç böyle fotoğraflarınız olmayabilir. Çünkü doğum sonrası hayatınız 24 saatlik değil 3 saatlik döngülerden (emzir, gazını çıkart, altını değiştir ve uyut :) oluşacak. Siz, gün nerede başlıyor ve nerede bitiyor bilemeyeceksiniz. Aklınıza fotoğraf çekimi geldiğinde, bebeğiniz bir buçuk aylık olacak ve çok geç kalınmış olacak. İlk on gün bebeğinizin en derin ve uzun uyuduğu bir dönem. Ayrıca vücutlarının en esnek olduğu dönem. Bu şekilde uyurken onları farklı şekillerde fotoğraflama fırsatım oluyor. İlk on günden sonra bu özelliklerini yavaş yavaş yitirmeye başlıyorlar.

yenidogan bebek fotoğrafi bursa
yenidogan bebek gulumserken
Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bu örgü ayıcığın uzun bir hikayesi var. Örgü formülünü Amerika'dan buldum, örecek kişi ve yün firması Avustralya'dan. Bu küçüklükte örgü bebek yapan pek yok ama uğraşıma değdi bence :)

Bebeğinizi tek değil sizinle de fotoğraflıyorum. Anne-baba-bebek içeren örnek fotoğraflara buradan bakabilirsiniz. Bu yazımda sadece bu tatlı bebeğin kalp eriten fotoğraflarına yer verdim. Fotoğraf çekmeyi ve yenidoğan bebek fotoğrafı çekmeyi çok sevmemin nedenini anlayın istedim. Bu tarz fotoğraflar ne yazık ki doğum fotoğrafı çekerken oluşamıyor ve bir fotoğrafçı olarak beni heyecanlandıran fotoğraflar, bu tarz fotoğraflar. Yenidoğan fotoğrafları bence bebeğiniz büyüyüp yetişkin olduğunda en seveceği fotoğraflar. Hayata başlangıcın, en küçük oldukları dönemin estetik ve sıcacık fotoğrafları.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

Fotoğraftaki ahşap varilin de bir hikayesi var, herşeyin hikayesi olduğu gibi. Bir arkadaşım elindeki eski varili ikiye kesip, kenarlarını düzeltip bana verdi. Ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz. Çünkü uzun zamandır böyle bir ahşap varil arayışındaydım.

bursa yenidogan bebek fotografi lacivert tulum

Sıcacık demişken, fotoğraf çekimi ortamı bebeğinizin üzerinde battaniyesi olmadan uyuyabileceği bir sıcaklıkta. Yani yetişkinler için biraz sıcak bir ortam. Bazen anneler, bebeklerini bu kadar küçükken evden çıkarmak konusunda endişe edebiliyor. Endişe edecek hiçbir şey yok. Ben onların rahat edecekleri ortam şartlarını ayarlıyorum.

bursa yenidoğan bebek fotografi mavi tulum

Yenidoğan bebek fotoğrafı çekmek deneyim ve bilgi gerektiriyor. Bu alanda kendimi geliştirmem zaman aldı. Eski günleri hatırlıyorum. Aklımda çok beğendiğim fotoğraf kareleri vardı. Ama bebeği nasıl tutup şekillendirmem gerektiğini bilmediğim için o fotoğrafları çekemedim. Ben denerken bebeğin uykusu açıldı ve ağlamaya başladı. Ve ben panik oldum ve denemeyi bıraktım. Ya da ben panik olunca anne de panik oldu. Herkes panik olunca bebek daha çok ağlamaya başladı :) Bebekler ortamdaki duyguları hepimizden daha iyi sezebiliyorlar. Biz duygularımızı istemesek te onlara bulaştırıyoruz. Ortamda endişeli veya panik biri varsa bebek uykuya dalamıyor örneğin. Benim yapım orijinalinde sakin. Artık bebekleri daha iyi tanıdığım ve daha iyi iletişim kurduğum için ortamın duygu durumunu ben belirlemiş oluyorum. Gaz sancıları olmadığı sürece sakin bir şekilde uyuyorlar. Bazen gözleri açık fotoğraflar da çekiyorum.

Fotoğraf çekiminde kullandığım aksesuar ve giysilerin doğal görünümlü olmasını seviyorum. Yeryüzü renklerinde ve bebeğinizin yüzünün önüne geçmeyecek tonlarda. Bu alanda düzgün giysi ve aksesuar bulmak geçen yıllara kadar epey zordu. Bazı bebek giysilerini Polonya'dan aldım :) Neyseki son yıllarda ülkemde bu alanda bir atılım var. Bazen giysilerde yenidoğan bebek boyutunu tutturmakta zorlanabiliyorlarsa da hiç olmamasından iyidir.

Yeni doğan bebekler geleceğimiz. Onlara zaman içinde dondurulmuş özel anlar bırakabilmek, yıllar geçtikçe değeri hep artacak bu anlara, tekrar tekrar bakacaklarını bilmek güzel şey. Hoşçakalın ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required

hiç kendini başkası ile kıyasladın mı ?

Evet, hiç kendinizi başkası ile kıyasladınız mı ? Sanırım bu soruya çoğumuzun verdiği cevap "evet"tir. Kendinizi başkası ile kıyaslamanın hemen arkasından can sıkıntısı gelir ve derin bir nefes alıp aklımızda can sıkıcı farklı ölçümler yapmaya devam ederiz. O can daha da sıkılır ve avuntuyu yiyeceklerde veya başka alışkanlıklarda ararız.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required

oradan buradan şuradan

O halde hayata dair başka bir alanda yazmak istedim. Havaların ısınması ile birlikte kendimi çok daha enerjik duyumsuyorum. Eminim sizin için de öyledir. Bu arada geçen yazdan kalan sos, turşu ve meyve suları azalmaya başladı. İnsanın kendi emeği ile ürettiği gıdaların tadı başka güzel. Bir fotoğrafçı gözü ile görünümleri de öyle bence :)

Read More

kendini sev

Kendin ol veya kendini sev sıkça duyduğumuz bir söz. İçinizden bunun nasıl yapılacağını bilen var mı ? Yöntemi bilinmeyen bir öğüt ama söylediğimiz kişinin bir şekilde bizi anlamasını ve uygulamasını bekliyoruz. Garip şey. Bu nasıl olacaksa artık.

Read More

Subscribe to our mailing list

* indicates required