Taş Devri Diyeti - bölüm 1

Yaklaşık 1,5 yıldır taş devri (paleo) diyeti ile besleniyorum. Bu nasıl bir diyet diyecek olursanız, mağarada yaşayan atalarımızın avcı-toplayıcı beslenme tarzına uygun gıdalar tüketiliyor. İnsanın yeryüzünde beş milyon yıl gibi bir geçmişi var. Bu geçmişin son 10.000 yılında yerleşik hayata geçen, tarım ve hayvancılık yapmaya başlayan insanların, bu değişimlerle birlikte beslenme şekli de ciddi şekilde değişmiş. Hayatlarına tahıllar, şeker ve süt ürünleri girmiş. Bu yeni gıdaları sindirebilmek için yeterli biyolojik değişimi henüz yaşamadığımız için hala beş milyon yıllık beslenmeye uygun bir sindirim sistemimiz var. Peki 10.000 yıldır pek karşılaşılmayan ama son 150-200 yıldır bir patlama görülen çeşitli hastalıkların kaynağı ne ? Umuyorum ki yazım size beslenme hakkında genel bir fikir verecek ve aklınızdaki bazı soruları cevaplayacak.

Taş devri diyetinde un, şeker, süt ürünleri, bazı yağlar (margarin, ayçiçek, soya, fındık vb.) ve işlenmiş gıdalar yok. İşlenmiş gıda demek, marketten aldığımız ve raf ömrü çeşitli kimyasallarla normalinin çok üzerinde uzatılmış olan gıdalar. Makarna, bisküvi ve neredeyse market raflarındaki tüm ürünler. İşte bunu duyunca insanı bir buhran basıyor. Eeee nereden alış veriş yapacağız o zaman diye düşünüyorsunuz. Stres yapmayın. Hepsine tek tek değineceğim. Öncelikle küçük bir örnek vereyim. Birkaç yıl önce köylü pazarından kuru fasulye aldım. Aradan bir ay falan geçti. Tatil dönüşü mutfakta onlarca böcekle karşılaştım. Nereden geldiğini araştırınca, mutfak dolabının rafındaki doğal kuru fasulyenin böceklendiğini gördüm. Poşette yüzlerce böcek vardı ve poşeti onlarca yerinden delip dışarı çıkmışlardı. Hemen yanında duran marketten aldığımız nohuta, makarnaya ve gofrete hiç dokunmamışlardı. Çok daha karışık bir yapımız olmasına karşın, bir böceğin sahip olduğu hangi besini yeme ve hangi besinden uzak durma içgüdüsüne sahip değiliz. Bu örneği anlatmamdaki neden şu. Eğer bir gıdanın üzerinde böcek veya kurt varsa organiktir, ondan alabilirsiniz :) Neticede biz ayırt edemiyoruz, bari ayırt edenden faydalanalım. Yaşadığım bu örnek sonrasında aklıma takılan soru şu oldu. Peki içeriği sadece nohut olan ve içinde başka birşey olduğu yazmayan bu paket, market rafında 1-2 yıl bekliyor ve nasıl böceklenmiyor ? Cevabı şuymuş. Bu tarz gıdalar paketlenmeden önce üzerine antibiyotik spreyler sıkılıyormuş. Yani böceğin yaşayamayacağı bir ortam yaratılıyor. Peki böceğin yaşayamayacağı bu kimyasallı gıdayı yediğimde bana ne oluyor ? Ağızdan başlayıp, anüste sonlanan sindirim hattını hasta etmiş oluyorsunuz. Tabi bu öyle iki günde olmuyor. Kimisinde iki yılda, kimisinde yirmi yılda belirgin bir hastalık olarak ortaya çıkıyor.

Benim beslenmemi değiştirmek konusunda aldığım keskin kararı işte böyle bir hastalık verdirdi. Bir sabah uyandığımda vücudumun yüzde sekseni uyuşuktu ve karıncalanıyordu. Ne olduğunu anlayamadım. Akşam sapasağlam yatıp, sabaha neden böye kalktığımı çözümleyemedim. İki gün bekledim belki geçer diye ama geçmedi. Üçüncü günü doktora gittim. İlk doktor hayattan vazgeçmiş gibiydi. Bunu görünce başka bir doktora gittim. İkinci doktor bazı testler yapıp, bana antidepresan ilaç yazdı. Doktor akrabalarıma ve arkadaşlarıma danıştım. Bana o ilacı kullanırsam, hastalık belirtilerinin sonlandırılabileceğini ve hastalığın ne olduğunu anlama şansımızın kalmayabileceğini söylediler. İlacı içmedim. Üçüncü doktora gittim. İnsanın o haldeyken kendini anlayan ve yönlendiren birisine denk gelmesi, ilacın ta kendisi bence :) Üçüncüde doğru doktora denk gelmiştim. Bu doktor pek çok test ve ölçüm yaptı. Beynimde ve omuriliğim üzerinde plak denen bölgeler varmış ve bu bölgelerde, sinir hücrelerinin üzerini kaplayan ve miyelin adı verilen katman sertleşmiş. Elektrik akımının geçişini bloklamış. Uyuşukluk bundan dolayı oluşmuş. Doktorum bana hastalık hakkında bilgi verdi ve istersem bazı ilaçlar kullanabileceğimi söyledi. Nasıl ilaçlar ve ne kadar süre kullanmalıyım dedim. İğne formunda, her gün veya iki-üç günde bir vurmam gerektiğini ve ömür boyu kullanmamı önerdi. Bende o anda filim koptu. Her gün ve ömür boyu iğne. Başka yolu yok mu dedim. Modern tıbbın bu alandaki çözümü şimdilik bu dedi. Peki bu ilaçlar, bu tarz bir uyuşukluğun oluşmasını önler mi dedim. % 30'a kadar önler ve atak sürelerinin arasını açar ama tümüyle engellemez dedi. İlaçların bir hayli yan etkisi de vardı. İçimdeki sesi dinledim ve ilaç almamaya ve alternatif bir yöntem aramaya başladım. Uzatmayayım, yurt dışından ulaştığım kaynaklar, beslenme ve yaşam şekli değişimi ile ilaç kullanmadan bu tarz hastalıkların iyileştirilebileceğini yazıyordu. Ne kaybederim dedim ve ertesi gün hayatımdan ekmeği, şekeri çıkardım. Daha ilerleyen dönemde süt ürünlerini de çıkardım. Altı ay sonra çektirdiğim MR'da beynimdeki plakların geçmiş olduğu, bel ve boyundakilerin henüz geçmediğini ama aktif olmadıkları ortaya çıktı. Bir buçuk yıl kadar sonraki MR'da yeni eklenen plak olmadığı görüldü. Boyun ve beldekilerin de geçeceğine inanıyorum. Bu işin mr yönü. Bir de beslenme değişiminin vücudumda hissettirdiği değişimlerden bahsedeyim. 

Ben eskiden oldum olası tatlı ve unlu gıdalara düşkündüm. Ve tabi ki şekerin, kokainden 8 kat fazla bağımlılık yaptığını bilmiyordum. Şaşırtıcı değil mi ? Birinin satışı yasak, diğeri daha tehlikeli ama her yerde satılıyor. Ben o dönemler kahveyi bile yanında kurabiye yemek için bahane olarak kullanıyordum. Yemediğimde canım unlu, şekerli gıdaları çok çekiyordu ve bu nedenle düzenli olarak tüketiyordum. Baklava en sevdiğim şeydi. Yani aslında şeker bağımlısıymışım ama haberim yokmuş.

Beslenmemi değiştirirken ve sonrasında o kadar çok sağlıkla ilgili yazı okudum ki, belkide 1,5 yılda bir üniversite bitirmiş olabilirim :) Herşeyin orijinal adını ezberleyemesem de konunun ana temasını anladım. Size kısaca özetleyeyim.

Biz üzerinde ve içinde milyonlarca bakteri yaşayan canlılarız. Bir nevi midye kabuğu gibiyiz ve üzerimizde ve içimizde bu mikro canlıları taşıyoruz. Bu canlılar bizim kim olduğumuzu, ruh halimizi, sağlığımızı belirliyor. Cildimizin üzerinde, ağzımızda, gözümüzde, bağırsaklarımızda bunlardan çok sayıda var. Biraz daha anlaşılabilir olsun diye başka bir ölçü birimiyle yazayım. Bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin toplam ağırlığı 2 kg civarında (evet doğru okudunuz ;) Bağırsaklarımızda yaşayan iki ana tür bakteri grubu var. İyi huylu bakteriler ve kötü huylu bakteriler. İyi huylu bakterilerin düzgün çalışmasıyla bağışıklık sistemimizin %80'i sağlanıyor. Neeee, sağlıklı olmamı bakteri mi sağlıyor !! Evet. Hatta bu bakteriler savaş zamanı gibi gıdanın az ve çeşitsiz olduğu dönemlerde vitamin bile üreterek hayatta kalmamıza yardımcı oluyorlarmış. Yani bakteri deyip geçmemek gerekiyor. Burada hassas nokta şu. Bağırsakta güçlü olan grubun, iyi huylular olması gerekiyor. Bu durumda kötü huylu bakteriler, iyi huylulara bazı alanlarda yardımcı bile oluyor. Ama siz kötü beslenirseniz, kötü huylu bakteriler vucutta etkin oluyor ve filim orada başlıyor. Şeker, gluten, süt ürünleri kötü huylu bakterilerin beslenmeyi sevdiği gıdalar. İyi huylu olanlar ise sebze, protein, yağ ve meyvelerle besleniyor diyebiliriz. Size çok genel haliyle anlatıyorum. Bu şekilde akılda daha çok kalacağını düşünüyorum.

Eski beslenmemde canım tatlı birşey çektiğinde vücudumda ne oluyormuş yazayım. Kötü huylu bakteriler acıktığında salgıladıkları kimyasallarla beyne direktif gönderiyorlarmış. Kendi gıdalarından yenmesi konusunda bizi yönlendiriyorlarmış. Oysa biz canımızın tatlı çektiğini düşünüyoruz. O bakteri bizi parmağında oynatıyor yani :) Bu gıdalar sadece kötü huylu bakterileri beslemekle kalmıyor, ayrıca kan şekerimizi çok hızlı yükseltiyor. Kan şekerinin çok hızlı yükselmesi vücudu alarma geçiriyor ve yağ yapıcı hormon olan insülin salgılanarak kandaki şeker oranı düşürülüyor. Kandaki şeker düşünce tekrar acıkıyoruz. Tekrar aynı şeylerden yedikçe bu tehlikeli döngü devam ediyor. Peki insülinle bağlanan şekere ne oluyor. O bel bölgesinde yağ olarak depolanıyor. Eskiden 2-3 saatte bir acıkırdım. Eğer bu açlık 4-5 saati geçerse elim titremeye başlar ve çok sinirli olurdum. Beslenmemi değiştirdikten 6 ay sonra farklı bir Demet ortaya çıktı. Sabah yaptığım yeni kahvaltımdan sonra 6-8 saat birşey yemesem bile kan şekerim düşmüyor, elim titremiyor, sinirli olmuyorum. Hatta genel olarak ruh halim daha pozitif oldu. Bunun nedeni yeni gıdalarımın kan şekerimi aniden değil, yavaş yavaş yükseltip sonrasında ise yavaş yavaş düşürüyor olması. Yani ideal olan durum gerçekleşiyor. Dolayısı ile sık sık acıkmadığım için günde 2 bazen 3 kez yemek yiyorum. Kilolu olsaydım o arada kilo da vermiş olacaktım. Keza spor yapmadan sadece beslenme değişimi yaparak 60-80 kilo verenler var.

Eminim herkeste şimdi merak başlamıştır ne yediğime dair.

Kahvaltım: Bir rafadan yumurta (serbest dolaşan tavuktan), iki su bardağı hacminde salata (mevsim sebzelerinden), bir avuç çiğ badem, bir yemek kaşığı dolusu köy tereyağı, 8-10 tane zeytin. Bazen bu liste biraz değişebiliyor ama genel olarak böyle. Sabah saat 10 gibi bunu yiyorum.

Öğlen bir adet Türk kahvesi içiyorum.

Öğleden sonra atıştırmalığım: Saat 4 gibi bir bardak hacminde meyve ve 10-15 tane ceviz kırıp yiyorum.

Akşam yemeğim: Saat 7-8 gibi etli sebze yemeği veya balık+salata veya kemik suyundan yapılmış çorba+turşu yiyorum. Bu liste değişkenlik gösteriyor, bunların dışında şeyler de olabiliyor.

Asıl ilginç olanı söyleyeyim. Bu beslenmeye geçtikten altı ay sonra kendimi çok daha enerjik hissetmeye başladım. Beynimdeki sis perdesi kalktı. Daha önce böyle bir perde olduğundan haberim bile yoktu. Ancak gidince farkı anlayabildim. Zihnim daha berrak. Algım açık. Genel olarak daha mutluyum.

Bu beslenme tarzına paralel olan ve çok faydalı bilgilerin anlatıldığı, içinde yemek tarifleri de olan bir kitap var. GAPS Bağırsak ve Psikoloji Sendromu İçin Doğal Tedavi Yöntemi. Bu kitabı lütfen alıp okuyun. Kitabı sadece bu link üzerinden alabiliyorsunuz. Kitapçılarda bulunmuyor. Bana bir arkadaşım verdi. Bir süre öteleyip okumadım :) Sonra arkadaşımın ısrarlarına dayanamayıp okudum. Aman Tanrım nasıl bir kitap bu. Cevap aradığım her türlü bilgi içinde var. Kitaptaki istenen ve istenmeye gıdaları listeleyip, buzdolabına astım. Alış veriş yaparken bu listelerden kontrol ettim.

Bölüm biri burada keseyim. Bölüm ikide görüşmek üzere hoşçakalın ;)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Fotoğraf: Aykut Güngör