Taş Devri Diyeti - bölüm 3

Taş Devri Diyeti'mden yola çıkarak yazmaya başladığım blog yazım biraz çeşitlendi. Size biraz neden-sonuç ilişkisini de yazmak istedim. Ben merak ettiğim bir şeyin nedenini öğrenince aklımda daha çok kalıyor. Bu nedenle, size bu şekilde anlatmamın daha yararlı olacağını düşündüm.

Taş Devri Diyeti ile beslenmemden bu yana "vücudunuzu dinleyin" sözüyle ne demek istendiğini anladım. Daha önce pek çok yerde duyduğum ama anlamadığım, benim için karşılığını bulamamış bir sözdü. Vücut nasıl dinlenir ki ? Vücudumu anlamam için ne yapmalıyım ? Cevapsız pek çok soru. Şimdilerde vücudunu dinlemek nasıl oluyora dair fikrim var. Hatta geçmiş dönemlerde yaşadıklarıma dair bile yorum yapabiliyorum.

Burada birkaç örnek vereyim. Belki bazılarınız, bu durumlarla karşı karşıyadır ve yardımcı olur. Yirmili yaşlarımın ortası ve sonlarına doğru, vücudumun normal işleyişini farkında olmadan bozmuşum (üniversite sonrası iş arama, iş ortamına uyum sağlama, hangi şehirde yaşayacağına karar verme, kendine yaşam alanı oluşturma vb. konular kendi çapında yeterli stesi yaratmış). Sonra iki yıl içinde yaklaşık 7-8 tane dişim çürüdü ve dolgu yaptırdım. Stres vücut dengesini bozduğu için vücutta kalsiyum alımını, kullanımını da değiştiriyormuş. Ben içeriğini bilmeden sadece daha dayanıklı olduğu için amalgam (siyah/gümüş renk olan) dolgudan yaptırdım. İçeriğini yıllar sonra Gaps Kitabı sayesinde öğrendim. Bu dolgunun içinde yüzde 53 oranında cıva, geri kalanında ise gümüş, kurşun, kalay, bakır, çinko gibi çeşitli maddeler yer alıyormuş. Yani ağır metalleri bilmeden beynimden beş santim öteye yerleştirmişim :) Sonraki yıl vitiligo denen bir hastalıkla tanıştım. Bu da bir bağışıklık sistemi hastalığı. Bağışıklık sistemi çeşitli nedenlerle aşırı uyarıldığı için vücutta bir alan seçip ona savaş açıyor. O seferki hedef derim ve ondaki pigmentlermiş. Vücudumda renk kaybeden bir bölge oldu. Komik olan ise her gün aynaya bakıp saçını tarayan, diş fırçalayan ben, bu değişimi görmedim. İş arkadaşlarım farketti ve doktora gittim. Yüzüme bakmışım ama görmemişim. Kendimden uzaklaşmışım. Farkedecek halim yokmuş belki de. Doktora "Bu hastalık neden olur?" dedim ? "Tam nedeni bilinmeyen bir hastalık." dedi, Vitix adında bir ilaç verdi. İlacı cildimin beyazlayan yerine (sol kaşımın uç bölümü) sürüp güneşte beklemem gerekiyordu. Öğlenleri ilacı sürüp, iş yerinin bahçesine çıkıp, güneşte bekliyordum. Her gün birkaç dakika arttırırarak güneşlendim. Sanırım o zaman da dipte olan d vitaminim, bu sayede biraz kendini toparlamış olabilir. Bence ilaçtan çok d vitamini işe yaradı. Bu hastalığı, o dönemdeki en büyük stres kaynağım olan tekstili bırakıp, fotoğraf yolculuğuma başlamam için bir fırsata dönüştürdüm. Yaklaşık üç yıldır ötelediğim kararımı uygulamaya koydum. Stres kaynağı ortadan kalkınca vitiligo durdu. Bu nedenle kaşımdaki beyaz bölgeyi çok seviyorum. Onun sayesinde çok sevdiğim bir hayata geçme şansım oldu. Ben onu sahiplendiğim için gören herkes özellikle boyattığımı düşünüyor.

Vücudumun verdiği sinyallere dönecek olursam bir diğeri ara sıra oluşan enfeksiyonlardı. Bunları gittiğim havuzdan kapmış olabileceğimi düşünüyordum. Oysa bağırsak floramın kötü durumda olduğunu ve bunu kendimin yarattığını bilmiyordum. Beslenme değişimi bu sorunu da ortadan kaldırdı.

5-6 yıl önce yaz sonuna doğru bacağımın bir yerinde kaşıntı oldu. Önce sivrisinek ısırdığını düşündüm. Sonra bir ay gibi bir süreyi geçince, bunun sivrisinek ısırığı olmadığını anlayıp doktora gittim. Doktor stres kaynaklı olduğunu söyledi :) Vücudum belkide dikkati stres kaynağından başka yere çekmek için kendisine göre bir yer seçip böyle bir kaşıntı oluşturmuş. Bu konuda ilaç kullanmadım. Sanırım bir yıldan kısa bir süre sürdü ve kendiliğinden geçti.

Tam ne zaman başladığını hatırlayamadığım bir diğer durum ise migren. Üniversitedeki ev arkadaşıma üniversite dönemde migrenim var olup olmadığını sordum. Arkadaşım ara sıra güçlü baş ağrılarım olduğunu hatırlıyor. Çocukken yoktu, eminim ama sonra bir ara ortaya çıktı. Başımın, sadece bir tarafında olan şiddetli ağrının kaynağının, bağırsak florası olduğu düşünülüyor. Ben bu düşünceyi destekler gelişmeler yaşadım. Örneğin un ve şekerli gıdaları hayatımdan çıkardığımdan beri daha az karşılaşıyorum ve ağrının şiddeti azaldı. Önceleri çok güçlü ağrılar olabiliyordu. Migren değişik bir durum. Vücudunuzda sadece el kadar bir gölgenin ağrıyor. Buna karşın bu bölge beyinde bir yer olduğu için sizi hayatın dışına atıyor :) İşin ilginç olan yönü şu. Eskiden ağrı başladığında tatlı ve unlu birşey yersem, ağrının hafifleyeceğini düşündüren bir his oluyordu ve ben bu gıdalardan tüketiyordum. Tahmin edin sonuç ne oluyordu :) Ağrı çok daha şiddetlenip kötüleşiyordu. Ben hep aynı şeyi yaptığım için bu durumun migren atağının normal gidişatı olduğunu düşünüyordum. Oysa ben, yediklerimle kötü bakterileri besleyip süreci çok daha kötüleştiriyormuşum. Bağırsağımdaki kötü huylu bakteriler o hissi oluşturarak beni yönetiyormuş. Yani anlayacağınız vücudum yıllar içinde bana o kadar çok mesaj vermiş ki. Ben bu mesajları çözebilecek bir şifreye sahip olmadığım için anlayamamışım. O nedenle lütfen GAPS kitabını alıp okuyun. Kendinizi tanımanız ve sahip olduğunuz kapasitenin, azı yerine çoğunu kullanabilmeniz için harika bir yol. Bu kitapı okuduktan sonra karşınıza çıkan belirtiler ve hastalıklara farklı gözle bakacaksınız. Kendi hayatınızın sorumluluğunu tümüyle doktorlara yüklemek yerine kendiniz üstleneceksiniz. Çünkü çözüm sizde.

Şimdilerde Taş Devri diyeti ile beslenen ben, kendimi çok daha iyi hissediyorum. Bağışıklık sistemimin çalışmasını kolaylaştıracak konulara dikkat ediyorum. Farklı bir gıda yediysem o gün ve sonrasında vücudum farklı tepkiler (gaz , yorgunluk, kaşıntı vb.) veriyormu diye gözlem yapıyorum.

D vitamininin önemine dair fikriniz var mı ? Artık sağlık ocaklarında kan verdiğinizde (önerim öğleden önce vermeniz, saat 14:00 gibi hastaneye teste gönderiliyormuş) D vitaminine de bakılıyor. Benim iki yıl önce 20 mg/L'den düşük olan D vitaminim, geçenlerde ölçtürünce 56 mg/L çıktı. İdeali 80-100 mg/L aralığı. Ben güneş ışınlarının uygun olarak geldiği yaklaşık altı ay boyunca, fırsat buldukça öğlenleri yarım saat güneşleniyorum. Ve günlük 2000 IU d vitamini takviyesi alıyorum. Buna karşın ideal olan aralığa henüz gelememiş durumdayım. Kendimin iki yıl önceki halini hatırlıyorum. Ne zaman dışarıda uzun kalacak olsam güneş kremi sürerdim. Genelde kapalı ortamda çalışan biri olarak, güneşe neredeyse hiç denk gelmiyormuşum. Yani ara sıra balkona çamaşır astığım beş dakikayı saymazsak tabi :) Ve bunun farkında bile değildim. Oysa D vitamini, pek çok önemli vücut fonksiyonu için gerekli bir vitamin. Eksikliği, vücudun olması gereken bazı işlemleri yapamaması anlamına geliyor. Öte yandan güneş kremlerindeki sayısız kimyasal madde, güneş ışınlarını engellese bile deriden emilip kana karışarak vücutta toksik bir kirlenme yaratıyor. Taş devrinde yaşayan akrabalarımız gün ışığında çok daha uzun süreler kalıyorlardı. Ayrıca gün içinde belli miktarda güneş ışığı görmek, iyi bir uyku için de gerekliymiş. Sabah erkenden evden çıkıp, akşam karanlıkta eve dönen pek çok kişi, güneşi hiç görmeyebiliyor. Sadece gıdalardan alınan D vitamini, günlük gereksinimimizi karşılayacak oranda değil ne yazık ki.

Birşey yediğimiz zaman nasıl doyarız ? Bazen miğdemiz çatlayacak kadar çok yememize karşın, göz doymak bilmez. Sizce neden ? Bunun nedeni düzgün çalışan bir bedenin, yenen yanlış gıdalar ile işleyişinin bozulması. Şeker ve unlu gıda tüketmek size o gıdaları yerken mutluluk verebilir çünkü bu gıdalar, vücutta mutluluk hormonu (dopamine) salgılnmasına yol açıyor. Fakat sonrasında hızla yükselen kan şekeri ve insülin nedeni ile normalde aç olmamanız gerekirken, düşen kan şekeri nedeniyle tekrar acıkıyorsunuz. Yedikçe doymak yerine, daha da acıkıp daha sık yemeye başlıyorsunuz. Çok miktarda şeker ve karbonhidratlı gıda tüketmek, vücutta doygunluk hissi yaratıp yemeye engel olan leptin hormonunu baskılıyor. Bu hormon olmadan kendinizi doymuş hissetmiyorsunuz. Ve daha çok yiyorsunuz. Vücut günlük aldığı enerjinin % 60'ını sindirime harcıyor. Siz aralıksız (veya çok sık) yiyerek belkide günlük alınan enerjinin çoğunu sindirime yönlendiriyor olabilirsiniz. Bu ise vücudun yapması gereken diğer işler için enerji yetmezliğine yol açıyor olabilir. Pek çok kültürdeki oruç tutmanın mantığı buradan geliyor. Vücuda belli süre sindirim yaptırılmayarak, diğer alanlarda uğraşması için fırsat tanınıyor. Örneğin karaciğerin vücutta 400'den fazla görevi var. Siz şekerli/unlu gıdalarla onu sürekli insülin salgılaya yönlendirirseniz, vücuttaki toksik atıkları işleme ve atmaya dair çalışamamış oluyor. Başka çok ilginç bir durum daha var. Vücut stres altındayken kaçmak veya savaşmak için (fight or flight response) ilk olarak enerji kısıtlamasına gittiği yer, sindirim sistemiymiş. Yani örneğin siz birşey yediğinizde 3-4 saatte sindirecekken, belki bir günde sindiriyorsunuz. Bu ise kabızlığa yol açan nedenlerden biri. Bir diğeri ise yeteri oranda sağlıklı yağlardan tüketmemek. Çevremde sayısı azımsanamayacak sayıda kişide kabızlık olduğunu duyuyorum. Günde 1-2 kez yapılan bir eylemi haftada bir kez yapanları duydum. Bir hafta evde çöp bekletseniz nasıl çürüdüğünü ve rahatsızlık verdiğini herkes bilir. Bir hafta bağırsakta bekleyen gıdalar da orada mayalanıp çürüyor ve sizi zehirliyor. Yani bağırsak floranızın iyi durumda olup olmadığını dışkılama şekli ve sıklığından da anlayabilirsiniz. Dışkılama şekline ilişkin de pek çok bilgi var ama burada o konuya girmeyeyim :)

Aranızda sabahları dinç ve enerjik kalkan kaç kişi var ? Bence bu soruya evet diyenler çok azdır. Yorgun olmaya yol açan başka önemli bir durum ise gene şekerin başka bir etkisi. Beyindeki protein zincirlerinden biri olan Orexin'in, bizim uyuma ve uyanma döngümüzü düzenlemede önemli rölü var. Bu sinir ileticileri, vücuttaki kan şekeri değişimine karşı çok hassaslar. Kan şekerinin hızla artıp azalması (ki bu şekerli, unlu, işlenmiş gıdalar yendiğinde oluyor), Orexin'in bloklanmasına, uyartıları iletememesine ve görevini yapamamasına yol açıyor. Uyku döngüsü bozulmuş bir kişi kronik yorgun ve düşük enerjiye sahip oluyor.

Yolda giderken egsozundan kara dumanlar salan bir kamyon veya araca mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu araçlar genelde daha ucuz olduğu için benzin veya motorin yerine 10 numara madeni yağ denen bir yakıt kullanıyorlar. Havayı ne kadar kirlettikleri ortada. Ayrıca bir süre sonra araçta bozulma ve hasara yol açıyor. Yani kalitesiz yakıt zarar veriyor. Şekerli ve unlu gıdalar da vücudumuz için kötü bir yakıt. Omega-3 yağlar, sebze, et, meyve gibi gıdalarla belsendiğimizde sindirim sonucu daha temiz enerji çıkıyor ve sindirim sonucu ortaya toksik maddeler pek çıkmıyor. Oysa un ve şekerde durum tam tersi. Hızla sindiriliyor ama ortaya çıkan enerji kirli bir yakıt ve atığı çok. Bu gıdaları yiyenlerin karaciğeri, bunca atıkla o an baş edemediği için bu atıkları yağ içinde bel bölgesine depoluyor. Eğer bir şekilde çok ani kilo verirseniz, bu bölgedeki yağların içindeki toksik maddeler aniden kana karışacağı için sizi zehirleyebilir.

Şu içinde yaşadığımız bedenin ne yönleri var değil mi ? Baş döndürücü özellikleri var. İlk başta bilgi çığ gibi geliyor ama bir süre sonra işin mantığını oturtunca, bu bilgi akışı yavaşlıyor ve kendinizi daha kontrol altında hissediyorsunuz. Bu yazımın bir bölümü daha olacak. Dördüncü ve son bölümde görüşmek üzere ;)