Taş Devri diyeti - bölüm 4

Veee bu serinin son yazısını yazmak için bilgisayarımın karşısımdayım. Epey zamandır bu anı bekliyordum. Ve zamanı geldi.

Öncelikle bu yazımda yediğim gıdalar için markete alternatif olarak kullandığım yöntemlerden bahsedeyim. Eskiden çok büyük oranda gıdamızı marketten alıyorduk. Marketler yoğun şehir hayatının gereksinimleri nedeniyle ortaya çıkan mekanlar. İş çıkışı uğrayıp her türlü gereksiniminizi alabileceğiniz yerler. Onca gıdanın market raflarında aylarca bekleme olasılığına karşın, uzun süre bozulmalarını önleyici kimyasallar eklenmiş durumda. Ve bu kimyasal (ilaç) oranları belli bir yüzdenin altında olduğunda, paketin üzerine yazılma zorunluluğu yok. Yani siz haberiniz olmadan pek çok zararlı kimyasalı gıdanız ile birlikte tüketiyorsunuz. Markete alternatif yöntemler ise gıdanızı olabildiğince üreticisinden almak. Örneğin sebze ve meyvenizi semt pazarlarından alabilirsiniz. Bu pazarlardan alırken seçeceğiniz gıdaların hepsinin birbiri ile aynı görünümde olmaması veya kimisinde kurt olması iyi belirtiler. Genetiği değiştirilmemiş gıdalar bağırsak yapımız için daha uygun gıdalar. Oturduğum semtte Çarşamba günleri köylü pazarı kuruluyor. Oradan sebze ve meyve alıyorum. Kuru fasulye alınca buz dolabında saklıyorum. Yoksa kurtlanıyor veya böcekleniyor. Pazardan kabuklu ceviz alıyorum. Her gün yiyeceğim kadarını kırıyorum. Ceviz alırken kabuğu çok açık renkli ve pırıl pırıl ceviz almıyorum. Öyle olanlarını çamaşır sulu suda beklettiklerini duydum :/  Sabah kendime hazırladığım salatada fırsat oldukça koyu renkli sebzeler kullanıyorum. Örneğin pancar, şalgam, mor lahana, roka, kara lahana vb. Ne kadar koyu renkli olursa o kadar faydalılar (çünkü antioksidan özellikleri bu renk maddelerinden geliyor).  Meyve alırken içi ve dışı renkli meyveleri alıyorum. Örneğin armut, elma ve muz gibi içi renksiz meyveleri yemiyorum. En iyileri ahududu, yaban mersini, frenk üzümü gibi şeker seviyesi düşük meyveler. Eskide şekerli ürünler yerken bu meyvelerin tadını pek alamazdım. Oysa şimdi aromalarını çok daha iyi alabiliyorum. Şeker ve unu hayatımdan çıkarınca, dilimdeki tad duyuları olması gerektiği gibi çalışmaya başladı. Portakal, kivi vb pek çok meyveyi tüketiyorum. Günde bir su bardağı civarında meyve yemek ideal olanı. Pazardan bir ara yaban mersini kurusu alıyordum. Aslında çok tatlı olmayan bu meyvenin kurusu inanılmaz tatlıydı. Sonradan öğrendim ki yaban mersini  ağır çeksin diye şekerli suda bekledikten sonra kurutuluyormuş. Bunu duyunca almayı bıraktım. Bu şekerde bekletme işlemini hurma için de yaptıklarını duydum. Dalından hurma hiç yemediğim için bu konuda fikir yürütemedim.

Pazardan gezen tavuk yumurtası alıyordum. Bir kez eve geldiğimizde bazı yumurtaların üzerinde barkod olduğunu gördüm. Belli ki market yumurtasıydı. Oradan yumurta almayı bıraktık. Ben oturduğumuz semtte gezerken, bir evin civarında dolaşan tavukları gördüm. Evin kapısını çalıp, yumurta satıp satmadıklarını sordum. Satıyorlarmış :) Yumurtaları oradan almaya başladım. Şimdilerde Keles tarafında yaşayan bir çiftçiden alıyoruz.

Ben süt ürünleri tüketmiyorum ama eşim yoğurt yemeyi sevdiği için ona Misi Köyü yakınlarında yaşayan bir çobandan, koyun veya keçi sütü alıp yoğurt mayalıyorum.

Kahvaltıda ve neredeyse yemeklerin hepsinde kullandığımız tereyağını Keles tarafında yaşayan bir kişinin eşi yapıyor. Tuzsuz tereyağı alıyorum. Çünkü tereyağında kullandıkları tuzun türünü bilmiyorum. Ben artık sofra tuzu kullanmıyorum. Çünkü sofra tuzu doğada var olan bir tuz türü değil. Sanayide kullanılmak amacıyla tuzun ayrıştırılması ile elde edilmiş bir tuz. Sonraları nasıl olmuşsa sofralarımıza kadar gelmiş. Vücudumuz tuzu doğada bulunduğu formu ile kullanmaya programlı. Yani sofra tuzundaki saf tuzu değil, onun doğada birlikte bulunduğu diğer mineraller ile birlikte alınca yarar sağlıyoruz. Ayrıştırılmış sofra tuzu vücut için zararlı. Ben deniz veya kaya tuzu kullanıyorum. Denizlerde kirlenme durumunu göz önüne alırsak sanırım kaya tuzu en iyisi.

İç bademi Datçalı bir kişiden alıyorum. Göndermeden bir gün önce kırıp ertesi gün gönderiyor. Kargodan gelir gelmez buz dolabında saklıyorum yoksa kurtlanıyor.

Zeytin yağını zeytinliği olan tanıdıklarımızdan alıyoruz.

Bu sene kendi sirkemizi yapmaya başladık. İnternetten araştırıp nasıl yapıldığını öğrendik. Dr. Gökşin Balım'ın web sitesinde harika tarifler var. Onun elma sirkesi tarifini kullandık. Şimdi her gün tahta kaşıkla karıştırma aşamasındayım. Mis gibi kokmaya başladı. Heyecanla olmalarını bekliyorum.

Yazdan konserve domates suyu ve sosu yaptık. Turşumuzu kurduk. Kahvaltılık zeytinlerimizi hazırladık.

Etimizi kasaptan alıyoruz. Bazen çekilmiş kuyruk yağı alıyoruz. Bu kuyruk yağı İran'dan geliyormuş :) Memleketimde hayvancılığın geldiği durum. Kuyruk yağını tereyağı gibi yemeklerde kullanıyoruz. Bazen paça alıp, uzun süre kısık ateşte kaynatıp, kemik suyu hazırlayıp konserveliyoruz. Pazardan aldığımız bazı sebzeleri (kereviz, bal kabağı vb.) bu kemik suyunda haşlayıp, mikserle inceltince harika çorbalar ortaya çıkıyor. Kemik suyu en hızlı iyileştirici gıda. İçinde kolajen var. Nasıl hazırlanacağı ve faydalarına dair başka bir blog yazısı yazmayı planladığım için burada detaya girmeyeyim.

Yani anlayacağınız pek çok farklı tedarikçimiz var. Evet gıdalarımızın hepsi bir yerde satılmıyor ve evet bu nedenle biraz daha fazla takip gerekiyor ama kendini iyi hissetmek için, sağlıklı olmak için tüm bunlara değer. Belki bu farkındalık çoğumuza yayılınca, geleceğin marketleri başka uygulamalara geçerler.

Fermente gıdalar bir süredir ilgimi çeken gıdalardı. Bu gıdaları siz kendiniz hazırlayabiliyorsunuz ve içindeki bakteriler, bağırsağınızdaki iyi huylu bakterilere yardımcı oluyor. Geçen sene Alman lahana turşusu (sauerkraut) yapmıştım. Bu sene Kore turşusu (kimchi) yaptım. Tuz oranını ilk seferde tutturamadım ama ikinci denemem için sabırsızlanıyorum.

Hiç ekmek yemediğim için salatanın suyuna ekmek banamıyorum ama salatanın suyunu kaşıkla veya kabı kafaya dikerek içiyorum :) Ekmek şart değil yani. Eskiden şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Ekmeksiz hiç doyulur mu !" Hiç ekmeksiz bir dönemi olmamış birine göre, bana bunu düşündürten neydi bilmiyorum. Düşünsenize, hiç denememişim ama çok keskin bir fikrim var. Nasıl oluyorsa artık ! Şimdi biliyorum ki asıl ekmekle doyulmuyor, acıkılıyormuş.

Gayet dinlendirici bir uykum var, sabahları yataktan yorgun kalkmıyorum, hayat daha güzel geliyor.

Ben taş devri (paleo) diyeti yapıyorum. Birbirine benzer farklı diyetler var. Amerika'yı yeniden keşfetmek istemiyorum diyorsanız, daha önce benzer yollardan gidenlerin izlerini takip edebilirsiniz. Sağlıklı Yaşıyoruz sayfasını hazırlayanların hikayelerine buradan ulaşabilirsiniz. Nasıl pek çok hastalığın ilaç kullanmak yerine beslenme değişimi ile üstesinden gelindiğini göreceksiniz. Ayrıca "neyi nereden alıyoruz" adlı sayfalarında gıdalarını aldıkları yerleri paylaşmışlar.

Ayrıca çok yakın bir arkadaşımın kardeşi yöresel doğal ürünler satıyor. Instagram hesaplarının adı Bağ Evi. İletişime geçmek için buradan onlara mesaj gönderebilirsiniz.

Kendimde farkettiğim son bir farkındalığı da yazarak bu yazımı bitireyim.

Beslenmemi değiştirdim ama hayatıma gerekli hareketi veya sporu ekleyemedim. Son birkaç ay vücudumun menstrual döngüsü 3-4 haftadan 2 haftaya indi. Neredeyse haftada bir migren atağı olmaya başladı. Buna pek anlam veremedim. Kendimce yapabileceğim herşeyi yaptığımı düşünüyordum. Epey araştırınca bu belirtilerin arka planında hormon düzeni bozukluğu olduğunu ve bunun da hareketsizlikten kaynaklandığı ortaya çıktı. Vücutta biriken toksik atıkların atılması için belli miktarda hareket, terleme gerekiyormuş. Vucut bu hareket olmayınca kendince toksik atıkları atmak için farklı yollar geliştirmiş :) Şimdilerde yürümeye başladım ve bu belirtiler kayboldu. Yani yaşam şekli değişikliği beslenme ve sporla birlikte yapılırsa sağlıklı oluyor.

Yediğimiz gıdalar sadece karnımızı doyurup bize enerji vermiyorlar. Aynı zamanda bizi kişiliğimizi şekillendiriyorlar. Kendi hayatımızı istediğimiz şekilde şekillendirebilmek için başlangıç noktası gıdalarımız bence. Ayda bir alışkanlığımızı değiştirsek, birkaç yılda tüm hayatımız değişebilir. Kaybedecek neyimiz var ?

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :) Fotoğraf: Aykut Güngör

Dereden karşıya geçerken ayakkabımı ıslatmadım ama batonun ucundaki plastiği kaldırınca üzerindeki su olduğu gibi ayakkabımın içine girdi. Kurutma çabamdan bir kare :)

Fotoğraf: Aykut Güngör

Eğer yeni blog yazılarımı kaçırmak istemiyorsanız, aşağıya e-posta adresinizi yazarak kayıt olabilirsiniz. Bu şekilde her yeni blog yazım e-posta adresinize gelmiş olacak. Yeni yazılarımda görüşmek üzere ;)

Subscribe to our mailing list

* indicates required