zengin biriyle evlenip, çalışmadan hayatı rahat yaşamak

Şu sıralardan çevremde sıkça duymaya başladığım dileklerden biri bu. "Şöyle zengin biri ile evlensem ya da eşim zengin olsa da ben çalışmak zorunda olmasam ve rahat bir hayat yaşasam." Neden bizim hayallerimizin başına bu istek yerleşmeye başladı sizce ? Üzerinde yaşadığımız Dünya ve hayatlarımız büyük bir değişimin eşiğine gelmiş durumda. Aralıksız uzun saatler çalışmak, sorumluluk listemizin bitmeyişi, yaptığımız işin ve hayatımızın kendimiz tarafından değil, çevremizin isteklerine göre şekillenmiş olması bizi içten içe mutsuz ediyor. Başkalarının bizim için şekillendirdiği bu hayatı yeterince deneyimlemiş bizler, bu hayat şeklinin bizi hayalimizdeki yere götürmediğini bilecek kadar yeterli deneyime sahibiz. Yaşadığımız hayatı şekillendiren değil, o hayatın kurbanı haline gelmemiz hepimizde stres yaratıyor. Bu durumdan en kestirme çıkış ise zengin olup, sorumlulukların başkalarına dağıtılması. Şimdilik aklımıza gelen başka bir çözüm yok.

Varsayalım ki zengin bir eş buldunuz. O eş için sürekli yeterince güzel/yakışıklı, ilgi çekici ve eğlenceli olabilecek misiniz ? Bir süre sonra, yola çıkış amacınız rahat yaşama ulaşmak olan sizin için yukarıda saydığım durumlar da zorunluluğa dönüşmeyecek mi ? Kendini bir türlü yeterli görmeyen eş sendromunu, bu durum yaratmıyor mu ?

Öte yandan zengin insanların hayatına bakınca, onların da çok huzur içinde ve stresten uzak yaşadıkları söylenemez. Görünen o ki çözüm çok para olmasından daha farklı birşey. Çözüm bizim bir kurtarıcı beklemeyi bir kenara bırakıp, kendi hayatlarımızın kurtarıcısına dönüşmemiz.

Burada bir fotoğrafçı olarak kendi deneyimlerimden bir örnek vermek istiyorum. Fotoğraf çekmeye başladığım ilk yıllarda, fotoğrafladığım kişilerin kendiliğinden karşımda estetik durmalarını bekledim. Çünkü ben onları nasıl pozlandıracağımı bilmiyordum. Bekledim, bekledim, bekledim ve zunca bir süre geçti. Çok nadir durumlar dışında, karşımdakiler nasıl duracaklarını bilmediği için fotoğraflar çok güzel olmadı. Bir süre sonra bu durumdan çok rahatsız oldum. Baktım ki bunu karşı taraftan beklemek, sonuçları istediğim yere taşımıyor, onları pozlandırmayı öğrenmeye karar verdim. Bunu nasıl yapacağımı bilmemek bir miktar korku yaratıyordu ama korkunun ecele faydası olmadığını biliyordum. Zaman içinde insanların nasıl durmaları gerektiğini ve istediğim sonuçlar için onları nasıl yönlendirebileceğimi öğrendim. Bu bilgi zaten fotoğrafçının sorumluluğunda olması gereken bir alan. Ben fotoğrafçılığa sırf çok sevdiğim için balıklama dalmış biri olarak bilmiyordum sadece :) Sonuç şu ki istediğim değişimi karşımdakilerden beklemek yerine, ben değişimi kendimde yaptım ve çektiğim fotoğrafları ben de beğenmeye başladım. Hayalimdeki fotoğraf kareleri ortaya çıkmaya başladı. Oysa bunu öğrenmek yerine "Amaaaan zaten insanlar nasıl duracaklarını bile bilmiyorlar, tabi ki fotoğrafları ancak bu kadar olur." da diyebilirdim. Suçu karşı tarafa atabilirdim. Kendimi kandırabilirdim. Bu durum kimseyi mutlu etmezdi. Değişimi kendimde yaptım ve sonuçlarından mutluyum.

Bu kısa sürede yapılacak birşey değil belki ama zaman içinde yaratacağı mutluluk çok daha büyük. Her gün minicik bir değişim, 2-3 yıl içinde büyük bir değişime yol açıyor. Bu bakış açısı değişimini, bir kişiye oturup uzun uzun anlatmaya kalksanız, o kişinin bunu anlaması ve uygulaması ne oranda olur bilinmez. Kimseyi oturup birşeye inandırmanıza gerek yok çünkü hayatlarımız bizi büyük bir hızla bu değişimin eşiğine getiriyor zaten. Var olan hayatlarımızın istenmeyen şekilde ilerleyişi ve yoğun stres nedeniyle, herkes kendi istekleri ve zorunlulukları arasında savaş halinde. Bu savaşın yarattığı stres nedeniyle neredeyse antidepresan kullanmayan yok. Uzun zamandır antidepresan kullanıp, sorunlarını çözmüş veya hayatını istediği şekle dönüştürmüş hiç kimseyi görmedim. Bu ilaçlar bizi uyuşturarak, var olan stresi algılamamızı engelliyor. İlacı kullandığınız sürece stresi algılamıyorsunuz ama stres yaratan şartlar var olmaya devam ediyor. Yani sorunun kaynağını yok etmek yerine, kendinizi uyuşturmayı seçiyorsunuz.

Geçenlerde dinlediğim bir YouTube videosunda, bir bilim adamı otizmin arttığını çünkü yoğun strese maruz kalan anne ve babanın çocuklarının ya otistik doğduğunu yada bir süre sonra bu hastalığı geliştirdiğini söylüyordu. Otizm, o çocukların içine doğdukları stresli ortamdan korunma yöntemleriymiş. Kendilerini dış dünyaya kapatıp, kendi iç dünyalarında yaşayarak stresin kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlarmış. Otizmin çığ gibi artmasının ardındaki nedenin stres olduğunu söylüyordu.

Bu şartlar altında farkındalık kavramının önemi git gide artıyor. Farkına varamadığımız, tanımlayamadığımız bir sorunu çözemiyoruz da. Yazımın başına dönecek olursam, hayatımızda stres yaratan alanlarda değişiklik yapmak, zengin eş bulmaktan çok daha önemli. Çare sizin kendinizde olmadıktan sonra, çareye sahip kişinin, bir gün sizi bırakabileceği korkusuyla hayatınıza yeni stresler eklemek çare değil :)

Durum şu ki biz, omuzlarımızdaki yükleri kaldıracak bir kurtarıcı arıyoruz. Onun kendimiz olduğunu anlayana kadar, hiçbir şey değişmeyecek. Değişim bizleri çağırıyor. Duyuyor musun ?

 Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Fotoğraf için sevgili eşim Aykut Güngör'e teşekkürler.

Not: Blog yazılarımı düzenli takip etmek isterseniz aşağıdan e-posta adresinizle kayıt yaptırabilirsiniz.

Subscribe to our mailing list

* indicates required